Murat's profileMurat DemirciPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Murat Demirci |
|||||||||||
|
June 03 Sana dair 18Çayın diğer tüm zamanlardan daha leziz olduğu anlar vardır, günün olur olmaz saatlerinde el yordamıyla yaktığınız onca sigara bir yana, çayın çok leziz olduğu anlarda yakılan sigarayı hep ayrı tutarsın bir kenarda. Çayım çok güzel, (hadi burada sigaranda söz etmeyelim, çoluğa çocuğu özendirmenin manası yok) penceremden odama dolan gün ışığı simitle peynir tadında. Bir yanım giyinip hazırlanış alıp başını gitmek istiyor, sudan sabundan bahanelerim bile var, bir yanım otur diyor, otur yaz Allah’ın belası, çoktandır bi halt yediğin yok. Çoğumuz biliriz ki, başka birini kendimizden çok sevmek düpe düz ahmaklıdır, yinede severiz, sevmek daha ilk adımda incinmeyi göze almak demektir, kimi seversen sev mutlaka incitir, hatta bunu komşu kızı oğlu diye sınırlamanın da manası yok. Kendi kızını bile çok sevmeyeceksin, seveceksin de o kadar çok değil. Birden bire çıkıp gidecek hayatından, birden bire zemheride paltosuz dışarıda kalmış gibi titreyeceksin. Kimi iş dönüşü akşamlarından seni kapı aralığında karşılayıp, şöyle birazda şımarık bir tavırla sarılıp öpmeyecek seni, beğendiği bir pantolonu aldırmak için gözlerinin içi parlayarak “babacım” demeyecek. Oysa ne isterse almışındır gücün yettiği oranda ama seversin sen onun böyle gelip kedi gibi sokulmasını. Gün gelir çeker gider ve artık hiçbir zaman beğendiği hiçbir pantolondan ötürü öpülmeyeceksindir. İşte o anda orda üstüne çöreklenen kederi jiletle kazısan çıkmaz, zaten bütün babalar da kızları gittikten sonra yaşlanmaya başlar, birden bire o çöküş süreci, her bayram elini öpmeye geldiğinde daha da yaşlanmışındır. Sonra bir sabah sokağında bir fısıltı başlar, şehrin en ücra köşelerinde, hiçte umurunda olmadığın insanları bile sarsar “yapma be, demek öyle ha”… Hiç kimseyi çok sevmeyeceksin, çok fena halde aşık olduğun kadını veya adamı bile, bir yanın hep hazır olmalı onsuzluğa, bir yanın kendi içine dönük ve dimdik ayakta durmalı her an, onun çekip gidişine. Gelmişse eğer gitme ihtimalide vardır, hadi kaldı diyelim, zaman zaman hiç beklenmedik anlarda, hatta sen dalmışsın en sevdiğin şarkıyı dinliyorsun, böğrüne bir çuvaldız batar, yanında hediyesi birde yorgan iğnesi. Bunu mutlaka yapar, aşık olduğun adamda yapar, kadında yapar, kızın da yapar, bir tek anneler konusunda büyük konuşmam. Tanrı anneye yavrunsun canını acıtma yeteneği vermemiş galiba, anne yapsa yapsa kendi canını yakar. Hadi birazcıkta sevinelim, bu kadar yara açtık, sarmak lazım demi? Canın yanması güzeldir aslında, yani canın yanıyorsa, yani birden bire beyninden kalbine ulaşan sinyaller, sonra birden bire seyri değişen nefes alışverişlerin, yahu eğer biri canını acıtıyorsa yaşadığındandır, yaşamak güzlese ki şüphe yok, ne yapalım acıtıyorlar işte. Hem de hiçbir maksattı olmayan günün en saf en temiz en tehlikesiz bir anında, yani adımını atmışsın ayağının altında bir mayın patlaması gibi. Hemde öyle ki, patlayan şey bir tek sana zarar veriyor, ayakkabına bile ilişmiyor, gömleğin az biraz kan, toprak yine eskisi gibi yağmur yağdığında kokuyor, bahar geldiğinde sağından solundan gelincikler fışkırıyor, bir tek senin canın yanmıyor, fakat ne hikmetse bunu senden başka bilen yok. Kadınlar durur dururken bir bunalım nüfus edince kendini kuaförde bulurmuş ya, yada ne bileyim şehrin en görkemli mağazasına dalıp, kocanın kredi kartını kurşuna dizerlermiş, böyle söylentiler duymuştum, oluyormuş yani, iyide bana ne oluyordu peki, tut ki zekine hanım boş bulundu etti böyle bir laf, tut ki suçunda var sabit üstelik, hem de “Melehat’i sandala attığın” görüntülenmiş, Orhan Veli hesabı, hadi değil ama diyelim haklıda, neden alışveriş dürtüsü ha, içimde gizli bir Münevver varda omu zuhur etmekte, Allah kahretsin… January 28 Sana Dair 16Alıp başını gideceksin, şehir çok uzakta bir yerlerde olacak dönüp bakmayacaksın arkana yorulacaksın. Sırtını döneceksin kendine konuşmayacaksın susacaksın, bir daha asla tekrar edemeyeceğin melodiler çalacaksın ısılığınla, yamaçlarda yaban keçileri olacak, şöyle boylu boyunca bir vadi koymuşsun oraya, birkaç boz ayı seni koklayacak çok uzaklardan, başını önüne eğeceksin dizi dizi karıncalar olacak, sırtlarında buğday taneleri, işleri olabildiğince acele. İç seslerini dinleyeceksin, senin her zaman hoş gördüğün ve her daim hak verdiğin seslerin olacak, kimseler bilmeyecek, bildiğinde kıyametin kopacağı şeyler olacak. Zihninde minik minik kadife kutularda saklayacağın sevdaları açıp tek tek koklayacaksın, gözlerin dolacak ağlayacaksın… Bir kerecik olsun hiç kimseye hesap vermeden, hiç kimseden korkmadan çekinmeden birinin gözlerine upuzun bakmışlığım olsun isterdim, hayır yanına gidip bir sürü ipe sapa gelmez hal hatır sormaları filan istemiyorum “vaktin var mı birer çay içelim” diyecek kadar az değil ki sevgin. Bakacaksın sadece şöyle 10 metre filan olacak aranızda, etrafınızdan gelip gecenler aldırmayacak size, kimi zaman önünden geçecekler, gözlerin anlık kaybedecek, gözlerin kör olacak karanlığı tadacaksın dilinin ucuyla, sonra birden bire yüzü beliriverecek, gözlerin her şeyi anlatacak, sen hiç bir şey söylemeyeceksin. Sonra birden bire ansızın bir rüyadan uyanır gibi uyanacaksın, o sana yürüyecek sen ona… -Merhaba -Merhaba nasılsın… -İyiyim elektirk faturası unutmuşum yatırmayı, bir saat izin alıp çıktım… Umurunda olmayacak elektirk faturası, işe geç kalıp kalmamayı da unutacaksın, yüzüne bakacaksın, kirpiklerini seyredeceksin o bilmeyecek, yada bilecek ama bilmemezlikten gelecek. Zaten “lütfen bana öyle bakma” dese, daha cümlesini bitirmeden, yığılır kalırsın ayaklarının dibine, bu senin yaşarken gördüğün son şey olurdu. Ellerine bakacaksın, elleri öylesine tanıdık ve öylesine özlediğin bir çift el ki, bir kerecik olsun şöyle korkusuzca tutabilmek için canını verebilirsin, elleri elerlinde, hatta parmaklarınız birbirine kenetlenmiş, omuzlarınız birbirine değiyor belli belirsiz, saçları akıyor boynundan omuzlarına aşağı, avucunun içinde onun avucunun içi olacak, bir güvercin tutar gibi tutacaksın, korkutmayacaksın, sana güven dolu bakacak, yüzünde en ufak bir keder, telaş olmayacak, avucunun içinden onun ovucunun içine yayılan huzuru göz bebeklerinde ışıldarken göreceksin. Sana duyduğu güven, sana olan inancını hissedeceksin iliklerine kadar. Sırf seni zor durumda bırakacak cümleler kurmamak için “Annen nasıl” diyecek, iyi diyeceksin, “Anne bu iyi olmayıp da ne yapsın. Asla “seni seviyorum” demeyeceksin, hem söylemeye ne lüzum var ki, sesli yankılanmasa da anlıyordur zaten sevdiğini, hiçbir zaman fulyalara dalıp sarılmayı düşünmeyeceksin benim olsan demeyeceksin. Asla kendinize ait bir evin içinde, size ait ikili bir koltukta yan yana, aslında izlemeseniz de olur bir televizyon programına teslim olmuşluğunuz olmayacak. Hep uzağında kalacaksın, hiçbir iletişim çağı seni ona dilediğin anda ulaştırmak için yeterli olmayacak. Berbat bir dijital oyunun içinde bulacaksın kendini, her yer birbirine benzeyen labirentlerle dolu olacak, aradıkça kaybedeceksin. Bazen sesi gelecek bir yerlerden, sesini dinleyeceksin nefesini tutup, sesin geldiği tarafa koşacaksın soluk soluğa, sen yaklaştıkça uzaklaşacak. Hiçbir zaman inanmayacaksın çok fena halde sevdiğin bir kadınla aynı evin içine sığabileceğine. Ev ne kadar geniş olursa olsun dar gelecektir sana. Hiç olmadık korkular oluşturacaksın, önceki gün aldığın çorabı gerçekte beğenip beğenmediğini bilememek ananı ağlatacak, soramayacaksın da. Gerçekte yaşamak istediği mahallenin, oturduğunuz mahalle olup olmadığını soracaksın kendine, cevabını hiçbir zaman bilemeyeceksin. Senin yanında mutlumu yoksa sana katlanıyor mu sorusu gün geçtikçe saçarlında aklara dönüşecek. Mutlumu acaba diye soracaksın kendine, ona sorsan “mutluyum” der, onun için sormayacaksın ona. Parasal sıkıntıların başlayacak, hiçbir zaman onunla konuşabileceğin şeyler olmayacak bunlar. Gözlerine bakarken kendini yitireceksin gözlerinde ve çok özleyeceksin babasının kızı unvanıyla dolaştığı sokarlarda ansızın karşılaşmalarını hasretle anacaksın. O öylece uyuyacak saçları yastığınızda, saçları tel tel, saçları öpülesi, saçları koklanılası, sen yatağın en uç köşesine sığınacaksın. Dışardan ay ışığı odanızın perdeleri arasından içeri sızacak, ince bir çizgi halinde belinden karşı duvara vuracak, sen duvardaki ay ışığını seyredeceksin ,için kan ağlayarak. Bütün gücünü toplayıp, kımıldamadan, sinsi bir hırsız gibi yastığına dağılmış saçlarını öpeceksin, koklayacaksın saçlarını, o anda uyansa göz göze gelseniz, birden bire sarılsa sana “neyin var niçin uyuyamadın” dese, sesini duysan, sesi kulaklarından kalbine sızsa, gözlerin dolsa göz yaşların yanağına bulaşsa, birden bire geriye çekilse, iki eliyle yüzüne dokunsa “sen ağlıyorsun” …. Ama uyanmayacak. Hiçbir aşkı içinde barındıracak kadar büyük ferah güzel evler yapmamış mimarlar yada o evler sana hep uzak. Hiçbir büyük aşkın hiçbir eve sığmayacağını bilerek yaşacaksın. Yaşın alıp başını gidecek, sen yaşadıklarına yetişemeyeceksin, her gecen yıl kendine sakladıkların artacak, zihninde biriktirdiğin minik kadife kutular üst üste yığılacak, sen böyle oturup kimi geceleri gizlice kağıtlara dökeceksin o kutların içindeki incilerini. Okuyanların olacak mutlaka fakat asla satır aralarına hiç kimse erişemeyecek… Alıp başını gideceksin şehir seni sırtından vuracak kanayacaksın… Aklım git başımdan … 21.01. 2009 Saat 01 November 29 Sana Dair 15
Şimdi seksen beş yaşında olacaksın anasını satayım ama öyle sağlıklı ki, ne şeker, ne tansiyon ne kolesterol, yani anlıycan domuz gibi olacan. Ege de bir köye yerleşmişsin, emekli olalı 32 sene olmuş, hatunun beş sene önce bırakıp gitmiş seni bir başına, sesiz sedasız ölmüş can yoldaşın, uyumuş ve uyanmayı vermiş işte. Birde kızın varmış anadım mı, iktisat filan okumuş, sonra yerleşmiş bir bankaya, evlenmiş meslekten biriyle, damat iyi çocuk helal süt emmiş falan filan ama oldum olası sevememişsin, nasıl seversin ki, canının bir parçasını koparım almış senden eşşeoğlusu. O seni sevecek, sevmesine de, dünyada en çok sevdiği kadını sana borçlu, öyle ki ne zaman karşılaşsanız, gözünde tanrısal bir büyü oluşuyor. Saygıda kusur sıfır, babacım diye parçalanıyor, velhasıl sen sevmiyorsun işte. Şöyle 50 hanelik bir köy olmalı, ne camisi ne kilisesi olacak, şimdi zırt pırt ezan sesi, çan sesi çekemezsin. Harika bir bahçen olacak, marul kıvırcık, maydanozların yeşilin en güzeli. Kıpkırmızı domateslerin olacak, yerli yersiz çıkartıp çakını şöyle dörde böleceksin, birazcık tuz serpeceksin, yiyeceksin. Fidan yetiştireceksin mesela, öyle ki binlerce fidanın olacak, sabahları kalkıp, harika bir kahvaltı, sonra güzel bir yürüyüş, öğlene kadar fidan sulayacaksın, evin okula yakın olacak, her teneffüs cıvıl cıvıl çocuk sesleri çınlayacak kulaklarında, bazen yaklaşıp bahçe duvarına onarlı izleyeceksin, oğlan çocukları ha bire kavga edecek, küffürün bini bin para, sen “oğlum yapmayın etmeyin, sizi arkadaşsınız küfredilir mi öyle” diyeceksin. “yahu dede sende gördün o gol müydü ” diyecek. Arada kalmamak için sıvışacaksın. Köyde başı ağrıyan, kıçı ağrıyan herkes sana akıl danışmaya gelecek, bildiğini paylaşacaksın, bilmediğinde olmadı alıp kasabadaki Devlet Hastanesine götüreceksin, yol boyu sana bıcır bıcır hikayeler anlatacak, yok gelini bilmem şöyle hayırsızmış, oğlan sütü bozuk çıkmış, dertlendikçe dertlenecek, dinlemiyceksin, dinliyormuş gibi yapacan ama dinlemiyceksin. Çaresini bulamadığın hiçbir derdi beyninde barındırmıycan ki, şöyle bir müddet daha yaşayasın. O anlatacak yol boyu, sen yıllar öncesine gideceksin, karının “hamileyim” değdi o güne, çocuklar gibi sevindiğin ağladığın, sonra hatununu bir başka sevmeye başladığın o yıllara. Gülümseyeceksin kendi kendine. Karşı komşun Merve hanım olacak, atıyorum kocası yemene gitmişte dönmemişlerden, bütün gün sana askıntı olacak “Sana bi can şenliği lazım ihtiyar inatçılığı bırak” filan ama umursamıycaksın. Senin başka sevdaların olacak, senin kendine özgü kişisel aşkların yetecek sana. Mesela kızının patikleri hala duruyor olacak, sonracıma yemek yedirirken annesinin yakasına taktı o her neyse, çorapları bile duruyor olacak, minik ayak kapları. Çıkartıp sereceksin koltukların üstüne, geçeceksin karşısına seyredeceksin. “ah meleğim” diyeceksin… Ah bir tanem, nasılda tütecek burnunda, şöyle koskocaman sarılıp “babacım seni çok özledim” dediği günlerin hepsi birden gelecek gözlerinin önünden, bütün mezuniyet törenlerini, bütün okul önü beklemelerini anımsayacaksın. Akşamları msn sohbetleri edeceksin kızınla “ah be babacım nasıl özeniyorum sana bilemezsin” diyecek “neden beni ziraat fakültesine göndermedin ki, bende senin gibi toprakla uğraşsaydım, çok yoruluyorum be baba” sende diyeceksin ki o zaman zırt pırt aşık olurdun, boş vaktin çok olurdu ve bir sürü ipe sapa gelmez dertler edinirdin kendine, bak şimdi kocanı bile zor buldun. Öteden ağrı torunun gelecek koşarak, çığlık atacak “Dedecimmm ne zaman geliyor musun annem beni sana getirmiyor çok özledim” Akşamları kitap okuyacaksın, Nazım şiirlerini bilmem kaç bininci defa yeniden şöyle tadına vara vara, ilk defa okuyormuş gibi, oysa bir çoğu ezberinde olacak, gün içerisinde fidan sularken, saman sarsını sahneye koyacaksın kafanın içinde “saçarlı saman sarısı kirpikleri mavi” … haber bültenlerine bakacaksın ve spiker cümlesini tamamlamadan küfredeceksin ama ne polis bilecek bunu nede Savcı. Yaz akşamlarında kapı önüne atacaksın sandalyeni, bir iki kedin olacak, etrafında dolanacaklar mırıldanarak, çam kokusu çekeceksin içine, etrafında ardıçlar olacak, selviler buram buram, akşam sefaları açacak mesela, rengarenk. Oturup kızına mektuplar yazacaksın ama göndermeyeceksin, sen öldükten sonra okuyacak onları. Sen öldükten sonra daha çok değerli olacak ona bıraktığın satırlar. Öyle çok acıklı şeyler filan yazmayacaksın, neşeli içten ve sevgi dolu şeyler olmalı ki, kızın ne zaman okusa gülümsesin. Çok fazla hasretini çektiğinden söz etmemek lazım, “Babamı ihmal ettim” diye düşünmesin. Çocuk yetiştirmekten söz edeceksin, aile olmanın erdemlerinden bahsedeceksin, sinemalardan, tiyatrodan, resim sanatından falan filan. Öfkenin niçin baldan daha tatlı olduğunu anlatacaksın, öfkelenmeyi ihmal etme meleğim diyeceksin ki, hep içine atmasın. Sonracıma arada bir dostların çalacak kapını, oturup birlikte söyleşeceksiniz, çay demleyeceksin zıkkımın kökünü içesicelere ve onların hastalıklarını umursamayacaksın. Havalar azcık soğudu mu romatizmaları beynine vuran bu senden daha genç ama senden çok daha yaşlı ihtiyarlara teslim olmayacaksın. Kimi hafta sonarlı kızın gelecek hem de hiç haber filan vermeden, pat diye duracak kapı önünde arabası, sen büyük bir coşkuyla koşacaksın, bir yandan kızını kucaklayacaksın, bir yandan torununu saracaksın bağrına, ak pak sakalların olacak mesela ve torunun çekiştirip duracak sakallarını “dedeciiğmm acıomuuu” acıyor demeyeceksin hiçbir zaman. Onlara harika yemekler yapacaksın, etli sebzeli güveçler akşamları, sırf ayıp olmasın diye “damat nerde” diyeceksin” ah be baba biliyorsun oda çok çalışıyor, çoktandır annesine gidememişti, o o tarafa gitti bende dedim “Babama gideceğim” üstelemeyeceksin sormaksa sordun işte. Kızınla akşam yürüyüşlerine çıkacaksın, torunun önünde koşturup duracak, ona bakacaksın ve hatunun gelecek aklına “keşke görseydi” diye geçireceksin içinden ama seslendirmeyeceksin, kızı üzmenin alemi yok şimdi. 102 yaşında olacaksın öldüğünde ama dimdik ayakta olacaksın taaa ki o akşam uyku saatine kadar, rutin bir günün ardından akşam yine kedileri besleyeceksin, akşam sefalarını sulayacaksın, yoldan geçenlerle selamlaşacaksın, haberleri izleyeceksin, küfredeceksin şöyle okkalı okkalı. Sonra tv kapatıp yatacaksın yatağına, hatta güzle bir yaz akşamı bile olsa olur, bahçede salıncakta uzanmışsın, üstünde cibinlikte olmalı tabi, sivrisi var kedisi var, uyuyacaksın ve uyanmayacaksın. Sabah olduğunda yoldan gecenler seni yine uyuyor bilsin, saat dokuza doğru telaşlanacak komşuların, sonra içlerinden biri gelecek, seslenecek sana, hissedecek artık orada olmadığı ama yine seslenecek, sonra cibinliğini kaldıracak, elini yüzüne koyacak, buz gibisin. Cibinliği kapatacak yavaşça, sonra diğer komşuların toplanacak, içlerinden en soğuk kanlısı kızını arayacak, “yoksa babam mı” diyecek kızın …
29 Kasım 2008 Cumartesi (akşam) October 14 Sana dair 14
Sana dair 14
Yaşım almış başını gidiyor ben direniyorum, hiç büyümedim aslında, gözümü korkutuyordu benden önce büyüyenler, çocuk kalmak işime geliyordu, en çok 28 yaşımda uçurtma uçurdum, bütün yaz rüzgar kovladım, dolaşmadığım gezmediğim tepe kalmadı. Birde birini severken onun yardımını istemedim, hatta bilmese daha iyi olurdu. En çok bildiklerinde canım yandı, bilmedikleri zamanlarda sesiz sakin, huzur içinde seviyordum. Hiç kimseye benzemeye çalışmadım, ben böyle iyiydim, herkes sadece kendi çocuklarını seviyordu, ben bütün çocuklar için canımı veriyordum. Çiçekçilikte yaptım, kurşunda attım, oruçta tutum birkaç tane, bir kaç kez namaz kıldım, çokça günah işledim, bana sorarsan hepsi helaldi. Yalan söyledim, hem de öyle üstü kapalı sudan sabundan yalanlar değil, gözünün içine baka baka, yalanın en daniskası hem de. Sözde hürdüm, demokrasiyle yönetiliyordu ülkem, oysa doğduğum günden beri, seyahat özgülüğüm hep sınırlıydı, şöyle bir aylık bir Küba seyahatini hak ediyordum, buz gibi bir Moskova akşamında Kızılmeydan’dan geçmek, Sidney’de şuursuzca bir kadınla öpüşmek, Paris kafelerinde şiir döktürmek, sonra mesela birkaç dil bilmek, sonra hiç olmazsa bir enstrüman çalmak, sonra saçlarım keşke hiç dökülmeseydi… Ben hep sen yokken yaşadım seni, varlığın Filistin askısıydı, ne zaman gelip sokulsan sol göğsüme, kendimi küçücük bir hücrede hissetim, penceresi bile yoktu, sen sarı bir lambaydın, düğmesi kapının dışında olan, etrafında sinekler uçuşuyordu, ben sana diyordum “onları uzak tut kendinden sinek işte” duymuyordun. Senin geleneklerin vardı, törelerin vardı yazılı metinde olmayan, senin yasaların benim cezamdı nerde ve nasıl karşılaşırsak karşılaşalım. Hep aynı suçtan yargılanıyordum, artık ceza indirimim de yoktu… Dünyada sadece sen ve ben kalmalıydık, bir üçüncü kişi bile fazlaydı, ancak işte o zaman duyguların matematiksel çözümleri olması gerekmediğini anlata bilirdim, üstelik elma yedirmek zorunda da değildin, nasıl olsa hava anamız o işi halletmişti… Ben seninle çok modern bir toplumda, büyük bulvarlarda, uçsuz bucaksız bahçeli yalılarda yapamazdım, zaten hiç biri yoktu. Ben seni en ilkel şartlarda nasıl mutlu edebileceğimi biliyordum, sen daha üşüdüm bile demeden ateşi yakmak, acıkmana 10 saniye kala sofranı donatmak, sonra derin bir akşam serinliğinde denizi seyrederken saçarlını taramayı seviyordum, hiç taramamıştım oysa ama seviyordum. Ben senin gözlerini seviyorum, gözlerinin içindeki sessizliği, ondandı sana bakarken konuşmak işime gelmiyordur, cümlelerin arasında gözlerini kaybetmekten korkuyordum… Ben En çok bir gece sabaha karşı apar topar uyandırılan adamları kıskandım, son 15 gündür kapı ağzında hazır tutulan çantanın unutulduğu hastane koşuşturmaları. Sonra arabanın arka koltuğuna sığmayan karnı burnunda sen, elim ayağım dolaşır bunları düşlerken. Gecedir oysa caddeler belki bomboş ve yol bitmek tükenmek bilmez, bir yandan elinden tutarken, bir yandan alnından öpmelerim, sonra hep o soru dudaklarından dökülen “gelemdik mi daha” ansızın bir hastane girişi, sedyemi yoksa tekerlekli sandalyeyle mi taşırlar sancısı tutmuş kadınları. Bahçede dolaşıp huzur içinde sigara içen öteki babalar. Alıp götürüyorlar seni arkana dönüp bakıyormusun, yanındamıyım hâlâ, iki tarafı da içeri açılan bir kapıdan giriyorsun, kapı yüzüme kapanıyor. Kalbim artık sol göğümsün altında değil, kalbim seninle gitti ya durursa, ya bir daha atmazsa. Kendimi bir sandalyeye bırakıyorum. Bekleme salonlarında kocaman bir monütör olurmuş ve içerde sancılar içerisindeki kadınların adları akarmış ekranın altından, sonra doğumlar bildirilirmiş, oğlu olanlar mavi, kızı olanlar pembe mi yazılırmış ne. Sonra iki yana açılan kapıdan şişman bir hemşire, her nedense doğum hemşirelerini hiç güzeldir diye düşünmedim, adı üstünde doğum şişman bir şeydi belki ondan. Sonra anne adımı okunurdu acaba yoksa baba mı “Murat Demirci” yerimden fırlıyorum “buyurun benim” -Gözünüz aydın bir kızınız oldu, annede çok iyi… Dizlerimin bağı çözülüyor dökülüyorum yere… -Aman tanrım adam bayıldı doktorrr
Dipnot: Bu yazı Can Dündar’ın “MUSATA” filminin Goran Bregovic müzikleri eşliğinde yazılmıştır… 14 Ekim 2008 Saat 23.55 September 19 Sana Dair 13Sana Dair 13
Birden bire kaybolurdun hep ve ben her defasında içimde seninle birlikte yaşadığımız o mahalleyi savaş alanına çevirirdim. Bütün çiçeklerin kokusunda, bütün çeşme başlarında ve salkım söğütlerde sana dair izler arardım, seni sorardım işi başından aşkın karıncalara bile. Hiç kimse seni bilmezdi. Geri dönüşlerinde tanınmaz haldeydim, her şeye yeniden başlardık seninle. Bu sefer hiç şaşırmadım, bu sefer kaygılanmadım, kapının önünde son 3 günün gazeteleri öylece duruyordu, artık yeni gazetelerin gelmiyor, posta kutun yerlere taşmış, bahçe duvarının dibinde sana fark ettirmeden ektiğim akşam sefaları gözümün içine bakıyor, bir tek onları ihmal etmiyorum, bakmıyorum pencerene, kapın ha açıldı ha açılacak beklentilerim artık yok. “dün gece döndü mü” acaba diye her sabah evinin önünden geçmiyorum. Birde keşke “özlemiyorum seni” diye bilsem ama diyemiyorum işte. Senden hiçbir zaman kaybolup gittiğin ayları dinlemedim ben, yokluğunun bütün hikayelerini ben yazdım, bir çoğu belki uydurmaydı, belki örtüşen yanları da vardı ama sormadım sana, yada sordum da anlatmadın. Yine döneceksin biliyorum, bu sever bir daha geri dönmemek üzere gitmiş olmana rağmen geri döneceksin. “Bu sefer aradığım şeyi buldum al senin olsun yazıların ve Allah’ın cezası mahallen” demiş olsan da, geri döneceksin. Ana yurt Oteli’nin kâtibine benzetiyordun beni, onun kadar beceriksiz ve çelimsiz-miydim bilmiyorum, fakat onun kadar bile şanslı olmadığım kesindi, bir fuların bile yoktu bende acemice burnuma götürüp seni koklayabileceğim. Fakat ölmiyeceğimi söyleyebilirim, eğer öyle olsaydı her şehirde bir mezarım olurdu benim. Bu seferki gidişin ani olmadı, bu sefer hissetmiştim, kimi geceleri sokağa girdiğinde iki farklı ayak sesiyle yürüyordun bahçe kapısına doğru. Normalde perdenin aralığından bakılır böyle durumlarda ben bakmadım. Şimdi kime sorsam seni, diyecekler ki “ona taşındı” bunu duymamak için kimseye sormuyorum, bir akşam güneş batmaya yakın birkaç valizle çekip gittiğini belgelemek istemiyorum. Önceki gece birden bire evinin önündeki sokak lambası da söndü, şimdi koskocaman bir karanlık yüzünün aydınlattığı pencerelerin. Geri döneceğin günü sabırsızlıkla beklemiyorum, ne zaman dönersen dön, hatta mümkün olduğu kadar gecikmelisin, o hazin dönüşünü hızlandıracak kadar kötü değilim ben. Üstelik nasıl olacağını merak bile etmiyorum. Bak dinle anlatayım, saçlarını hiç olmadığı kadar kısaltmış olacaksın, yüzünde sebebini bilmediğimiz siyah noktaların olacak, çok fazla zayıflamış olacaksın, incinmiş, kırılmış öfkeni dışa vuracak kadar bile gücün olmayacak. Yine ben seni büyük bir nezaketle karşılayacağım (coşkuyla değil) yine elimden geleni yapacağım seni rahat ettirmek için, (yanında rahat edeceğimden değil) hatta senin evde olmadığın saatlerde bahçeni yeni baştan yaratacağım, ayrık otlarını ayıklayıp, dikenleri sökeceğim ellerim kanayarak. “Ben sana söylemiştim” dememi bekleyeceksin ama demeyeceğim. Fakat sen artık eskisi kadar mutlu gülümseyemeyeceksin, her şey o resimdeki gibi eskide kalacak. Sonra gitarın tozlanmaya başlayacak ama farkında olmayacaksın, bildiğin bütün şarkıları unutacaksın. Sonra mahalleye yeni taşınan birisine gülümserken göreceksin beni, muhtemelen senden çok daha genç olacak, senden daha güzel ama asla daha ukala, daha kendini (haklı olarak) beğenmiş olmayacak. Bir süre, içinden küfredeceksin bana, “seni gidi azgın bunak” diyeceksin “yaşımdan başımdan da utanmıyor” olacağım. Sonra kulakların sokağa kilitlenecek ve klavye tuşlarımı dinleyeceksin “acaba ne yazıyor” diye merak edeceksin. Saçlarındaki aklar gittikçe çoğalacak, öyle bir an geleceke ki, dip boyalarınla mücadele edecek takatın bile kalmayacak. Birden bire ansızın kendine yeni bir uğraş edineceksin, mahallenin kedi ve köpeklerini besleme alışkanlığın her geçen gün daha çok artacak. Bir kere bile kendin için doktora gitmeyi düşünemeyeceksin ama onları düzenli olarak taşıyacaksın Veterinere. Bizim ikimizin de birbirine benzer tek bir sahnemiz olacak, aynı dekorda aynı ıssız bir cenaze töreniyle gömüleceğiz başka şehirlerde bilmediğimiz mezarlıklara…
20 Eylül 2008 Saat 00.30 Benim oldu hep yalnız kaldım :(
|
||||||||||
|
|