Murat 的个人资料Murat Demirci照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
7月18日 Sana dair 5Son iki yıl boyunca sohbetlerimin yazılarımın aralarına sıkıştırmış olduğum şu Allah’ın cezası orta yaş sendrumu nasıl olurda tedavi edilebilir diye düşündüğüm de, hiçbir çözüm üretemiyordum. Sonunda buldum beni rahatsız eden yaşım değilmiş, yaşımın gerektirdiği yerde ve olanaklarda olamayışımın bilincinde olmanın kahreden sancılarını çekiyormuşum. Düşünüyorum da, mesela ODTÜ bi Doç olsaydım, günde 3 saat ders, bilmem hangi sivil toplum kuruluşunun düzenlediği bir panelde İnsan hakları ve Avrupa birliği konulu bir söyleşide 2 saat zırvalayabilseymişim, sonra geri kalan 19 saatimi senin yanında ve her elimi uzattığımda dokuna bileceğim kadar yakınım olsaymışın, 39 yaşımı bırak bir kenara, 45 olsam bile umurumda bile olmazmış. Vallada billada olmazmış. Düşünmek çok tatlı bir şey, her zaman uğrak yerimiz olan bir restoranımız olsaydı mesela, sonra her defasında aşırı derecede yalaka bir şef garson tarafından karşılanmak, her zaman yediğimiz zıkkımın kökü şeyleri ilk defa sunuyormuş gibi coşkuyla anlatması, sonra senin çatalı salataya bandırıp ağzına götürürken dudaklarınla dilin kesiştiği anlık bir baş dönmesi ve tepeden tırnağa ürperten buluşmayı seyretmek. Dirseklerini masaya dayamışsın parmakların birbirine kenetlenmiş bana bakıyorsun, kırk beş yaşında ama asla göbekli değil, saçlarımda kırlaşmış, göz çevremde aklı başında bir adam intibası uyandıran halkalar, hatta ne kadar rakı içersem içeyim, hiç sarhoş olmuyormuşum. Senin yanında her zaman ayaklarımın üstünde ve sürekli çözüm üreten birisi olmak… Oysa ben bir kadın düşündüğümde, çoğunlukla gök gürültünden korkan, durmanda mızmızlanan, annesine aşırı düşkün ve olabildiğince canımı sıkan bir kadın düşünmüştüm, sonra bir akşam ansızın o muhteşem bombayı patlatan kadın “hamileyim” … Seni düşürken gök gürlemesinden korktuğun aklıma gelmiyor, seni düşürken her an aklımı başımdan alabilecek güçte ve ne derse yaptırabilecek Allah’ın cezası bir tutkudan başka bir şey düşünemiyorum. Senin muhtemel bir akşam yemeğinde “hamileyim” demende muhteşem olurdu, fakat ben seni karnı burnu da hareketleri son derce sınırlanmış, oturup kalkarken etfayiye yardımı gereksinimleri olan birisi olarak göremiyorum. Beş yaşında bir kız çocuğunu kreşe götürürken düşündüğümde sorun yok, anne kız müthiş bir ikilisiniz gözlerim dolu dolu izleyebiliyorum bu muhteşem manzarayı. Ben hiç denenmemiş, daha önce hiç kimsenin tadına varamadığı bir şey yaşıyorum, her an “biriyle tanıştım, çok hoş bir adam” cümlelerine maruz kalacağımı bilerek yaşamak, sonra gecenin bir vakti seni düşünüp, şu anda onun yanında hatta sarılmış, başını adamın göğsüne koymuş, öküz herif saçlarını okşuyor kızın demek gibi, muhtemel sonuçlara gebe günleri bilerek seni düşünmek, rus ruleti dedikleri şey bumu acaba? Hani sonunda toplu tabancada namlunun ağzına gelen kurşun, senin bu cümleleri söylediğin günün tasvirimi? Yok be bu kadar acınacak halde olmam. 45 yaşında olsam ve sözünü ettiğim koşularda bir adam, yani böyle bir adamken, çubuk makarna yerken bile sosunu çeneme bulaştırmaktan utanmazdım. Allah kahretsin şu anki adam yani 39 yaşında ve hiçbir sivil toplumcunun ağzı açık avanak avanak dinlediği birisi olmadığım halimle, karşında çay içerken bile rahat değilim, lanet olasıca sürekli genzime sıçrıyor. Çok az zamanlarda bütün şartların eşit olduğu ve kendi kütlemden asla rahatsızlık duymadığım anlarım, en çıplak anlarımızda ve bütün edepsizliğimle ayaklarını öperken oluyor… Çok fena hızlı bir hayat sürmeyi özlüyorum seni düşündüğüm anlarda, mesela bir piyes yazmak, haftada bir iki şiir çıkmalı, sonra efendime söyleyim, sırf muhtemel Allah’ın yaratığı birisiyim diye, tüm hayatım boyunca Allah’a yalvararak ona taparak ve ibadet ederek yaşamak zorunda olmadığımı haykırmak, birilerin ölüm listesinde yer almak. Yalvarmak ne kadar incitici bir şey değil mi? düşünsene sevgiliye yalvar, anneye babaya yalvar, müdüre, patrona, tamam anladık yeri ve zaruret halinde birilerine eğilip bükülüyoruz diyelim, el insaf yahu, ibadetin bile özünde Allah’a yalakalık olması ne vahim bir şey, iki dizin üstüne gelip, boynun omzuna yatık ( Fettullah Gülen fügürünü düşün) yalvarmak, bu nasıl bir Allah ve kul diyaloğu ki, şöyle bir masa başında ibadet ediyor olmakta fena olamazmıydı, yoksa kuranın yazıldığı yılarda masa henüz icat edilmemiş olabilir mi? Masa başındasın ve birer kadeh rakı var önünüzde, “tanrım buz istermisin” demek, kavundan bir parça alırken “Onun olmadığı anlarım çok berbat be tanrım, onsuz gecen her saniyem ziyan gibi geliyor bana ve onun yanımda olmadı anları dondurmak istiyorum ve onsuz gecen anlarımı, yanıma geldiğinde çözülüp sıfırdan yaşamak.
-Çok kişisel şeyler yazıyorum. Kendimi durdurmalıyım…
27.06.2008 saat 22,00 Sana dair 4Ben ne zaman onu görsem birden bire yaşım 16 ve birden bire 16 yaşımın bütün beceriksizliği, şapşallığı, heyecanı ve imkansızlığıyla yüz yüze geliyorum. Ben ne zaman onu görsem ergenliğim elime yüzüme bulaşıyor, içinden çıkılmazlarım biriktikçe birikiyor beynimde. Hayatın içinde sürekli bir arayışsa yaşamak ve bütün derdin kederin onu bulmak, onu kazanmak, onu yaşamaksa (ki öyle olduğunu sanıyorum) o onu bulmakla da her şeyin bitmediğinin belgesi gibidir hayatımda. O benim Gidilebilecek en ücra yerim, ondan öte hiçbir merakım ve ulaşmak istediğim hiçbir iklim olmadığını bildiğim halde, hatta kapısınn önüne kadar gelmişken bile, her defasında arkamı dönüp kendimden kaçtığım, o benim hayatımda hiçbir zaman dolu dolu yaşadığım ve cehennemin dibine gittiğimde arkamdan hazırlanması muhtemel olası belgesellerimde başvurulması gereken en değerli kaynak olduğu halde ve hiç kimse beni onunla anma becerisini gösteremeyecek. O benim 78 yaşımın tansiyonlu, şekerli, kalp yetmezliği içinde kaleme alınması gereken en önemli anılarımın hiç dokunamadığım, öpmediğim sımsıkı sarılamadığım düşlerimden sarsılarak uyandığım ulaşılmazım… O benim hayatımın dışında olmasına rağmen hayatı bana önemseten mükemmel, asil ve asla daha fazlasını yaşamamam gereken birisi olarak kalacak. Bundan şikayet etmiyorum, O orada kaldığın sürece ve ben onu her her gördüğümde büyük bir içtenlikle ve coşkuyla sımsıkı sarılmadığım için de özel. O daha fazlası hayal edildiğinde kendisini kaleme alan yaratıcını zehirleyip öldürecek kadar zalim, tehlikeli birisidir…
26.06.2008 Saat 13.00 Murat Demirci Sana dair 3
İnsanın çağlar boyunca hiç bu denli bahtsız olmadığı bir yüzyıl içinde yaşıyor olmak ve o yüzyılın içinde kendini ifade biçimi olarak yazı seçmiş olması, cehennemin dibinde hiç kimsenin bilmediği bir tapınağa kendini kapatmasından farksızdır. Bunu en iyi yazıyı seçenler bilir en çokta onlar acı çeker. Yinede asla pişman değildirler. Onlar çoğunlukla sıcacık sevgili elerinden mahrum bütün duygularını beyaz kağıtları donatarak yaşarlar ve onun için yalnızdırlar. İnsan başından beri büyük bir eksikliktir, doğduğunda da eskitir otuzunda da öyle, insan ancak birini sevdiğinde tamamlanır. Birini sevmenin ön koşulu yoktur, aşk tüzük tanımaz. En imkansız olanı sevmektir birazda. Hiçbir zaman hiçbir beklentisine hayır diyemeyecek olmanın müthiş tadı. Götüremeyeceğin hiçbir yer yoktur, bütün dalgınlıklarında keşfedilmemiş koylarda çıplak ayaklarınla kumlarda yürürsün. Hiçbir sebeple hiçbir gün “canın cehenneme” denmez sana. Hiçbir doğum gününü unuttuğun için cezalandırılmazsın. Sofranızda hep onun sevdiği yemekler vardır. “Ondan bana yar olmaz” fikriyle sevememek sevmeyi asla bilmemektir. Hiçbir zaman yarimiz olsun diyerek başladığımız sevmelerde papatyalardan kurdeleler yapamayız. Saçarlı hep öyle ipek gibi rüzgarda savrulduğu zaman yüzünün yarsı saç telleriyle örtülü olmaz. Birlikte olmak pasaklılıktır kimi zaman ve aynı evin içinde yaşamak intiharın ta kendisi. Hangimiz sevdiğimiz adamı yada kızı isal olmuş düşündük ve “ah meleğim ne kadar tatlısın isalken” dedik. Grip olduğunda “bayılıyorum şu senin sümüklü burnuna dur kız öpeceğim” odlumu hiç. Aşk hiçbir zaman elini tutamamaktır, hiçbir zaman sarılamamak ona. Bunu yazarken tüylerim ürperiyor kendimden nefret ediyorum ve mümkün olsa kendime kafa atarım. Korkunç bir şey bu ve ne yazık ki çok gerçek. En bitimsiz aşk gelinlik provasına giderken yolda ölen kıza duyulan aşktır, hayatın boyunca bitmez. Çağlar boyunca insan hiç bu denli vahşi ve acımasız olmamıştı, büyük bir mutlulukla ve bin bir bahaneyle buluşmaya ikna ettiğiniz ve yüreğinizdeki seralardan yetiştirip doğada hiç olmamış çiçekleri ayaklarına serdiğiniz bir kız, bütün cümleleriniz bittiğinde suratınıza tükürür gibi bakabilir ve bu sizi sevmediğinden değil, çünkü sizi sevmeye hiç kafa yormamıştır bile. Satın alınan hiç bir şey değerli değildir, büyük çabalarla bin bir güçlükle aldığınız bir villanın o güzelim bahçesi 1 yıl sonra alalade bir şeydir artık. Çok bilinen ve bir şekilde kendini birilerine anlatma olanağı bulmuş ünlü bir şairi sevmek kolaydır ve kepazelik. Siz hiç kimsenin o yönünü hiç bilmediği kendi şairinizi bulup çıkarta bildiniz mi hiç? Kasabanın ileri gelenlerinden Abdu ağanın züppesine vurulmak dümbüklüktür. Siz ağlarken yüzünüzü avuçları arasına alıp ıslak gözlerinizden öpmeyi bilebilendir aşık olunacak adam. Tüm hayatı boyunca her şeyi her istediğinde olmuş bir hıyartodan hiç kimseye hayır gelmez. O sanır ki sizde daha önce sahip olduklarından herhangi birisisiniz. 30 saniyede söyleyebileceği bir şeyi söyleyip söylememsini 3 yıl boyunca düşünen adam çok değerlidir. “Tanrım ya hayır derse ”yi iliklerine kadar hissedip kendi kabusunu yaşamamış birisi size sarılmış olmanın mucizevi yanlarını bilmez. Allah’ın cezası bir akşam yemeğinde gözlerimizin içine bakarak “galiba bir bebeğimiz olacak” cümlesini duymayı kaçımız hak ediyoruzdur acaba. Bu cümledir bütün yer küreyi dibinden sarsar ve yeni bir dünya kurulur önünüzde. Artık hiçbir medeni kanun ayıramaz sizi ve sen eğer adamsan, yani babalık unvanıyla onura edilmiş, taçlandırılmış o müthiş kahraman sensen. Hiçbir öteki kadın seni baştan çıkaramaz ki karın Aysel Gürel bile olsa tapar-sın (tapmalısın) İnsanlık tarihi boyunca hiçbir zaman aşk bu kadar ele yüze bulaştırılmamıştı. Aşkı elimize yüzümüze bulaştırdık ve hiç yakışmadı. Dillere destan kepazelikler oldu aşk. Büyük bir itinayla giyinip kuşanıp o günü bizimle geçirmeye gelen konuklara rüsva olduk. Aşk arık çok uluslu oldu, aşk artık küresel, hiçbir kız artık biz olmasak yaşayamaz değil. Eleri avuçlarımızdan sabun gibi kayıp gitmeye gönüllü parmakları okşuyoruz. Allah kahretsin bu yazı tam bir terk edilmiş adamın otopsi raporu gibi oldu. Hayır hiç terk edilmedim ben, hiç sevgilimde olmadı. Demdim ansını satayım, onu sevdiğimi hiçbirisi bilmedi, yada öğrendiğinde ancak fosilleriyle yüzleşe bildi bu sevdanın. İfade biçimi yazı olan adamların yalnızlıktır kızının anası ve onların yastığından hep çok uzak sevgili sesleri yankılanır kulaklarına… merhaba yalnızlığım benim içimin karası, gel hadi sarıl bana…
20.10.2007 Cumartesi Saat 18.24 Ankara
Murat Demirci Sana dair 2Cancazım Kuzeykutbu gibisin be gidilmesi kalınması imkansız ve bir o kadarda kendine çeken. Bu yüz yıl hiç kimseye yetmez sana ulaşmak için, sen orda bütün gizemin ve mucizelerinle bütün bilenlerini hasretten çatlatarak varlığını sürdürmeye devam edeceksin. Sen bir çokları için uzak bir yıldızsın, teleskopla bakıldığında bile her zaman görünmeyen fakat orda olduğunu bilincinde olmak güzel. Beklide kim bilir bu kadar uzak ve bu kadar erişilmez olman kimileri için güven. başka türlü gazabından kurtulmak imkansız olurdu. Seninle ilgili ahkam kesmek dünyanın en zor işi, çünkü bu güne kadar hiç kimsede bu kadar çok bilinmez denklemi bir arada görmedim. Çözmeye çalıştıkca dolaştırıyorsun insanı ve az bunalıma girmedim Allah razı olsun senden :) Benim ülkemde az sayıda isyankar ve olabildiğince militan, parmakla gösterilecek kadar azsın sen. seninle ilgili kendimle yaptığım bütün söyleşilerimde, kaderine razı ve şükürcü öteki kadınlara sığınarak dinlendiğimi gördüm hep. insan sende çok hırpalanıyor, öyle yorucu öyle içinden çıkılmazsın ki, seni düşünürken bir kıyıda ölü bulunmak tehlikesi bile var. bütün bu çekinceler ve gerilim inan kötü değil, iyi ki böylesin ve iyi ki çok çabuk kavradık bu yönünü. başka türlüsü çok çabuk kaybolmayı gerektirirdi. Bir şeyden çok eminim, bir gün mutlaka hiç olmadık ve umulmadık bir yerde görmek seni, fakat senin yapmayı hep düşündüğün sonunda gerçekleştirmiş olduğun bir şeyin başında, çünkü hiç bir şey senden kurtulamaz. eğer kafaya koymuşsan mutlaka başarırsın sen. Seni tanımış olmak yada tanımaya çalışmak büyük ayrıcalık …
Sana dair 1Yatıya misafirliğe gelindiğinde bile her an gitmek zorunda kalınır yanların oldu hep. Kimseler bilmiyordu orada olduğunu bir tek bilen vardı ve her önüne gelene o orda diyordu “gördüm” kimseyi inandıramıyor sürekli arıyor sürekli bulup bulup kaybediyordu. Hiçbir zaman 45 dakikacık olsun barışık olunmuyordu seninle, birazcık öfke serpiştiriyordun az kızarmış sinirlerin üstüne, hasretle sarılma gereksinimleri oluşturuyordun kimi zaman fakat her dokunulduğunda yanık izleri kalıyordu kollarımızda. Günde onlarca defa vazgeçilmen gerekiyordu ve vazgeçiyordum ben. Tasımı tarağımı toplayıp uzaklaştıkça yakınlaşıyordum sana. Gitmek istedikçe kalıyordum. Kaldıkça yoruluyordum. Saçların elime yüzüme dolanıyor düşüyordum yuvarlanıyordum, dizlerim kanıyordu gülüyordun. Belki bakırdan yanlarlın vardı ondandı bu kadar sık zehirlenmem. Biraz sabırlı olsam bir şeyler bulacağım fikrine kapılmaktan usandığım anlarlımda amuda kalkıp dinleniyordum bozkırlarında. Manyak bir arkeologdum artık, sende senden kalıntılar bulabileceğim diye çırpındıkça bataklığımda öldürüldüğümü görüyordum. Belki şöyle bir yüzyılım olsaydı önümde ve yüz yıl kazıyabilsem tırnaklarımla toprağını kim bilir beklide… Sen çok hızlı yaşlandırıyordun insanı ve yaşlanmaktan nefret ediyordum ben. Seni merak etmeden yaşamak her gecen güçleşiyordu “şu anda nerede ne yapıyor”lar dolduruyordum torbama, bunu bilmemek çileden çıkarsa da beni, seninle bir uğraşa dönüyordun insanda.. En iyisi senden önce ölmemekti beklide, hiç olmasa bir hafta olsun senden fazla yaşamak ve yaşadığın alanı kendime güvenli bölge sanıp, hiç kimseyi sokmadan çembere aldığım alanı, senden bir şeylere rastlamak umuduyla aramak. Issız bir şatoda gıcırdayan bir kapıydın sen, gözümü kırpmadan baktığım, korkudan dizlerimin bağı çözülen sen… Birisi çıkıp ta seninle nasıl çay içilir anlatsa inanmam biliyorum, sen daha çay bardağında şeker erimeden öldürürsün insanı ve hiçbir görgü tanığı bırakmazsın ortada. Adlitpcıları çıldırtan sen, işlediğin bütün cinayetlerin delil yetersizliğiyle tozlu raflara terk edilirken, elerinde ölmeye koşanlardan olduğumu bilmek donduruyordu beni. Yaşamaya bu kadar meraklıyken nedendi bu? Beklide bir gezegendin sen ve henüz sana gelmek mümkün değil… Antoloji Tanıtım yazısıBenim için işin en zor kısmıdır işte burası. Genelde bu bölüme insanlar bir düzine eğitim hayatı yazarlar, bilmem nerede ilk, Orta, Lise, Yüksekokul, Mastır, Doktora… Bilmem ne bilim dergisinde yayınlanmış bilmem şu kadar makale… ESERLERİ enim en güzel eserlerim uzaktan sevmelerimdir, bütün uzaktan sevdiğim kadınlarım, size sonsuz mutluluklar dilerim, size sağlık, her defasında beni yeni baştan doğurdu sizin sevdanız, çoğunuz bilmediniz bile, hoş bilsenizde birşey değişmezdi ya. Beni merak etmeyin sakın, etmiyorsunuzdur ya, iyim be vallada billada iyi ve bildiğiniz gibi, yada bilmedğiniz gibi.
6月27日 YAŞAMA SANATIYAŞAMA SANATI
Yaşamak nabzın atıyor olması değildir, orda bir hayat belirtisi vardır tamam ama yaşamak başka bir şeydir. Yaşamak haftanın beş günü günde sekiz saat çalışmaktır, bu beş iş gününde, gün ortasında bir buçuk saat dinlenmekte şart. Yaşamak yılda en az 15 gün başka bir şehirde tatil yapmaktır, başka bir şehir, farklı bir iklim ve alışa gelmiş saatlerin dışında uyumak 15 gün, alışa gelmiş saatlerin dışında uyanmak. Yılda en az 15 gün insan bedeninin böyle bir serseriliğe ihtiyacı vardır. Günde sekiz saat çalışmak bilimsel bir sonuçtur, oturulup araştırılmış ve insandan en sağlıklı, en verimli bu şekilde yararlanılabileceği kanıtlanmıştır. Bunun birazcık dışa taşmaması elimizde olan bir şey değil. Bunu hiç birimiz uygulayamayız. Çünkü artık dünya çok uluslu şirketlerin boynuzlarında dönüyor. Bu şirketlerden birisi hafif yalpaladığında New Yor borsası Tokyo borsası, kuyruğuna basılmış köpek gibi hırıldıyor. Biz bunu uygulayamayız, Irak'ta çocuklar ölüyor diye borsalarda şirket hisseleri yükseliyor ve artık kimi seansların açılışını üniformalı askerlere yaptırıyorlar. Günde sekiz saat mutlaka çalışmalısın, fakat akşam eve dönerken, sokakta anamıza söven birisi olursa 'BENDE SENİN' diyecek kadar gücümüz kalmalı. Kalp krizi geçiren komşumuzu acile yetiştirecek enerjimiz kalmalı. Çocuğumuzun ödevine yardım etmek, üç yaşındaki kızımızla salonda birazcık boğuşmak, tv izlemek, akşam birazcık yürüyüşe çıkmak, gecenin bir vakti, kocamızla, karımızla fingirdeyecek kadar gücümüz her daim yanımızda bulunmalı. Böyle olursa ancak o zaman ertesi gün yaptığımız işte daha verimli, daha etkin olabiliriz. Bunu bize patronlar vermez arkadaş. İlyas Salma'nın bir sözü vardı 'PATRON İSTEMESEDE SÖMÜRÜR' Bizi patron idare edemez, kötü idare eder, hem de öylesine kötü ve öylesine ilkel ki, kendi şirketinde bile yeterince verimli olmayız. Yukarda saydığım yedek enerjisi kalmamış bir insan, hiçbir zaman işinde yeterince verimli olamaz, yeterince sağlıklı değildir. Bunu biz çalışanlar kendimize sağlamalıyız. Günün olur olmaz saatlerinde fatura kesmenin dışında şeyler düşünmek, yaptığımız işi suiistimal değildir. Böyle bir yazıyı 16 saatlik bir nöbetin ardından bir sabah Saat 07,45 yazıyorsam ben, bu şunu gösterir, 16 saat gece nöbeti tutmak fizik kurallarına aykırı bir iştir, fakat ben hem iş yerindeki varlığımı sürdürmek, hem yaşamımı idama ettirmek adına, bunu yapmak zorunda bırakılmışım. Buna rağmen sabahın köründe böyle bir analiz yapacak kadarda, bu 16 saatin içinde kıvırtmalarım olmuş. Günde 8 saatten fazla çalıştırılacaksınız bunun önüne geçemeyiz. Buna rağmen bilincinizi, bedeninizi muhafaza etmenin yollarını bulmalısınız arkadaş. Benim sevgili Nebahat hocam, çalışanlarının aşık olmasını yasaklamıştı. Yetişkin bir kadın veya erkek, düzenli olarak öpüşme eylemi gerçekleştiremiyorsa o insan yaptığı işte evrimli olmaz. Nebahat hocam patron, Nebahat hocam bunu yasaklasın fakat onun personeli Nebahat hocama rağmen öpüşmemin fingirdemenin bir yolunu bulmalı. Ne olacak sanki, dudaklarımızda iz kalmıyor ki. Varsın o yasaklasın. Bizim çalışanımızda, işin tadını kaçırıyor, çalışmayanımızda. Çalışanlarlımız aynen böyle. Benim sevgili Dostum 'Sen sağırsın' diyene kadar her şey yolundaymış gibi davrandı. Bunu söyledikten sonra öğrendim aslında her gün 12 raunt ağır sıklet boks yapıyormuş kız. Her günün sonunda kaş göz patlamış, bütün beyni çürük içinde gidiyor evine. Bizim çalışanımız malum bu durumda, fakat çalışmayanımızda çok acayip, Benim zavallı ülkeme de Yüz binlerce Melahat teyze son 2 yıldır tv akranları başında canlarını dişlerine takmış, Tülinle Caneri çiftleştirmeye çalışıyorlar. Sanırsın ki bu iki arkadaş çiftleşince Melahat teyzeler topluca orgazm olacak. Uykum var gidip yatacağım, son olarak şunu söyleyim, çalışmanın da, evde oturmanın da tadını kaçırmayın arkadaş. Yaşamak başka bir şey, nabzın atıyor olması sizi aldatmasın. 09.01.2005 .Saat 07.45 Murat Demirci Kadınlar neden ARMUT erkekler niçin AYI
Dünyanın yarısı diğer yarısıyla husumet içinde ve bununla ilgili özel günlerde atılan içi boş nutuklardan başka hiç kimse hiçbir şey yapmıyor. Kadın ve erkek dünya insanlarını oluşturuyor, gerçek güç kadınların elindeyken, nasıl oluyor da hakimiyet erkeklerde? Güç kadınların elinde, dişilik müthiş bir güçtür, bir hafta yatak boykotuna uğramış bir erkek uysal bir kediye dönüşecektir, kadınlar bu gücü hiçbir zaman kullanmasını beceremediler. Gün içersinde dayak yiyen kadın, akşam yatağa girdiğinde erkeğe hiç direnmez, gözlerini kapatır vazifesini yapar durumunda.
Bu gün hala asla bir araya gelmemesi gereken cümleler inşa edilip, bu cümleleri kadınlar birbirlerine telaffuz ediyorlar 'Eşin çalışmanı istemezse' sorusuna verilen yanıtlar çoğunlukla 'çalışmam' oluyor. Sevdiğiniz adamda olsa, çocuğunu doğurduğunuz (güya) evinizin direği, eninde de olsa sonunda da olsa, sahip olduğu ekonomik gücü, kadın üzerinde baskıya dönüştürecektir. Çalışma hayatı sosyal yaşamın en üretken, en aktif ve kişiyi birey olma adına en çok anlamlı kılan bir alanı olduğu halde, neden pazarlık konusu yapılır ki? 'Karıcım senin çalışmanı istemiyorum' demek, sevgiliye yapılabilecek en büyük ihanet değil de nedir? Üç kişinin çalıştığı bir muhasebe bürosuna üç ayrı gazete giriyor diyelim, daha ilk adımda iki gazete fazladan okumak, iki farklı insanın dünyayı anladığı biçimde anlamaya çalışmak, bir kadını akşam eve dönerken daha donanımlı, daha bilgiç, daha aktif hale getirmez mi? Bunun aksine evde oturup, dört ayrı televizyon kanalında, benzer konular başlığında aynı şartlara zorlanmış ve ihanete uğramış, terk edilmiş kadınların dramlarını seyrederek, sıranın kendilerine gelmesini bekleyecekler. Bir kız hayatına giren erkekle ilgili en yakın kız arkadaşına 'çocuk çok hoş yakışıklı, harika bir arabası var, egzoz muayene istasyonunda müdür' gibi cümleler kurarak sunuşunu yapıyor. Oysa kız muayene istasyonunda bir egzoz bile değildir ve hiçbir zaman düşünmez müdürün zaman içinde hayatındaki azılı bir gardiyana dönüşeceğini. Hayatınıza giren adamın sosyal şartları önemlidir ne olur kadınlarda kendilerinin ne olduklarını bir gözden geçirseler. Aşkın adı erkeğe teslim olmak değildir arkadaş. 25 yaş gününüzde tanıştığınız ayı, geride bıraktığınız 25 yılı yerle bir etmeden, o 25 yıla olumlu katkılarda bulunuyorsa 'hoş gelsin sefa gelsin' 25 yıl sürdürdüğünüz ve tadına doyamadığınız yaşamınızdan sonraki yıllarda kesintiler yaparak, yada yok sayarak mutlu olamazsınız. İyi armut olmayı bırakıp, yetişmiş, bilinçli, kendi ayaklarlı üzerinde duran, ekonomik bağımsızlığını kazanmış kadınlar çoğaldıkça, erkekler ayılıktan uzaklaşacaklardır. Çünkü ayı kaldıkları sürece kadının yanında kendilerine yer bulamadıklarını görecekler. Yaşadığınız şehirdeki Baroya gidin hukukçularla konuşun 'Karıcım çalışmanı istemiyorum' diyen erkeklerin %99 boşanma sürecinde eski eşine nafaka ödememek için bir sürü orusbuluk yapıyordur. 'Karıcım çalışmanı istemiyorum 'demek dünyanın en ilkel, en aşağılık talebidir, bunu makul karşılamakta ondan bin kere daha ilkel ve aşağılık bir durumdur NOKTA Kadınlar neden armut erkekler niçin ayı 2 'Kadınlar neden armut erkeler neden' ayı yazısını bitirken büyük harflerle NOKTA diyerek bitirmiştim. Konuk defterime bırakılan yazıları okurken, bu yazıya dair bırakılan ve benzer sıkıntılardan söz eden arkadaşıma kısacık bir şeyler daha yazmak istiyorum. Fakat ondan önce diğer notlara dair kısa cevaplar. Bir arkadaşım 'gerçek Murat Demirci benim, sen benim resimlerimi kullanmışsın' demiş. Allah'tan sadece resimler üstünde bir hak iddia ediyor, hiç itirazım yok, ben 36 yıldır bu suratın ve bu biçimin pek hayrını görmedim :) Ama lütfen başka itirazların olmasın. Bir başka arkadaşım, sitemin çok acemice hazırlanmış olduğunu söylemiş, hiç itiraz etmedim hata arkadaşın sitesini ben ziyaret ettiğimde ne kadar haklı olduğunu gördüm. Kendi sitesi çok daha görkemli. Bu arada biçimden çok içerik konusunda kendimi savunmaya çalışacağım. Ne yapalım bu kadar becerebildim, içerikle idare edin lütfen. Şimdi yazımın başlığına geri dönmek istiyorum. HAYIR arkadaşım, hiçbir aşk uğruna kendimizde geriye dönüşlere izin veremeyiz. Zaten bu geriye dönüşler bir başlarsa sonu gelmez. Hayriye hanımların oğlunun düğününde tanıştığınız çocuk, sizin o güne kadar sürdürdüğünüz bütün yaşamınıza saygı göstererek, bundan sonraki hayatınızda kendi varlığını sürdürmeli. O güne kadar yaşadıklarınızda ve alışkanlıklarınızdan vazgeçerek, bu müstakbel aşka hiçbir katkınız olmaz. 'Erkekler neden böyle' sorusunun cevabı birinci yazıda var aslında. İyi yetiştirilmiyoruz arkadaş, yüksek okullusu da cahili de ortak bir paydada buluşuyor, kadın erkek ilişkilerinde iki kesimde su katılmamış ayı. Kadınların armut olma hallerinde de değişen bir şey yok. Yeni tanışılan bir adamla ilgili ana malzeme, o kişinin olanakları olduğu sürece, bu armutluk sürecek. O adamın dünyaya bakışı ve yaşamaktaki iddiasını görmediğiniz sürece bundan kurtulamazsınız. Buna teslim olmayıp direnen kadınları bütün kalbimle alkışlıyorum ve ısrarla söylüyorum, doğru olanı yaptınız. Hiçbir sebep çalışma hayatına veda etmek için gerekçe olamaz. Artık paraya ihtiyacınızın olmayışı bile bahane değil. Çalışmak, üretmek insanın işlevini yerine getirmesi anlamına gelir, çalışıp ürettiğimiz sürece kendimizi geliştirip, daha iyi bir sevgili, daha iyi bir anne, daha iyi bir eş olacağımız tartışma götürmezken, neden bunlardan vazgeçelim? Sevgili kadınlar Ayılara dikkat edin lütfen. Armutluğa gelince, bu mevzuya kafa yoran bir kadın zaten armut değildir, darısı diğer kadınların başına :) 13.12.2006
Mutrat Demirci Annemiz ve sevgilimiz arasındaki kırmızı çizgilerHer kim hayatındaki kadını annesinin süzgecinden geçirerek seçiyorsa, yeryüzünün en dangalak adamıdır. Tamam annesiyle benzer değerlerin peşinde olabilir, fakat "Annem karşı koydu" diye ilişkilerini gözden geçirmek, doğa kurallalrınada aykırı. Annelerimiz bir süre sonra ölecek ve bizler hayatımızdaki kadınla uzun yıllar daha birlikte yaşayacağız, hatta ağız dolusu kahkahalarla güldüğümüz, sevişitğimiz dövüştüğümüz olacak. Bütün bu süreçte annemizin toprakla karma karışık olup çürüyecek. Doğa kendini doğurmak ve devamlılığını sağlamak zorunda; işte onun için annemizin peşinden değil, doğaya hizmet etme olanağımızın olduğu aşklalrımızın peşinden gitmek zorundayız. annemizle olan yanlarımız en kısır en verimsiz ve çok kişisel yanlarımızıdır. Komşumuzun kızı bizim geleceğimiz, bizim mutluluğumuz, bizim şehvetimiz, bizim bitmek tükenmek bilmeyen yılgınlığımızdır. sözüm erkeklere OLUM ANNELERİNİZİ YATAK ODANIZI GÖZETLEMESİNE İZİN VERMEYİN salaklığın alemi yok...
Murat Demirci
Ece TemelkuranSevgili Ece, ben senenin yazılarını okurken sokak ortasında çırçıplak kalmışım gibi hissediyorum, korku, panik, kendimde adını koyamadığım eksikliklerin altında eziliyorum.
Ben seni okurken öfkeyle savunduğun günümüz kadınlarının karşısında erkekliğimden utanıyorum. Ben seni okurken susuyorum,çünkü senin olduğun yerde benim söyleyebilecek hiçbir şeyim kalmıyor, söylemek istediğim her şeyi söylüyorsun sen. Sevgili Ece ben senin gazeteni alıp okumuyorum, çünkü holding bağlantılı yayınlar bütün inandırıcılığını yitirdi bende. Yazılarını internetten takip ediyorum. Düşüncelerini paylaşıp, fikirlerinden tat almanın karşılığı gazete almaksa, ben senin yazılarının hiçbir karşılığını ödemiyorum (Kitapların hariç) Bu gün Uzan gurubu haklı bir sonuç yaşamakta, biliyorum ki eğer iktidarda Genç parti olsaydı, Doğan gurubunun akıbeti de aynı olacaktı, üstelik haksızlığa uğramış olmadan. Sevgili Ece, senin farkında olmak ve seninle aynı şeylere kızıp, aynı şeylere gülümsemek müthiş bir duygu, fakat yanlış yerdesin ve elden hiçbir şey gelmiyor... Murat Demirci 6月13日 Nebahat Hocama sevgilerimleNebahat Boğut 4月28日 CHP DE DENİZ BAYKAL TÜMÖRÜCHP DE DENİZ BAYKAL TÜMÖRÜ
Kendi sesinden başka hiçbir sese tahammülü olmayan biri ancak bizim ülkemizde Sosyal Demokrat bir partiye liderlik edebilirdi öylede oldu. 2007 Genel seçimlerine giderken can havliyle kıyıda köşede kalmış ne kadar Liberal Demokrat varsa bünyesine çekmeye çalışan, + bir oy ümidiyle akla hayale gelmeyen kişileri partiye çekmeye gayret eden Deniz bey ki Aydın Doğan izin verse GP meclise sokacaktı, Kurultay salonunda şöyle sesleniyordu! -Ben bu partiye on milyon oy kazandırırım diyorlar, peki o zaman hadi git kur bir parti al boyunun ölçüsünü… Peki birde şöyle bakalım, Deniz bey ayrı bir parti kursa onun boyunun ölçüsü ne olurdu? Bu günki haliyle %20 oyla varlığını sürdüren CHP gerçekte bu oyları Deniz beyin yüzü suyu hürmetine mi aldı, yoksa asla sağ bir partiye oy vermek istemeyen kemikleşmiş bir kitleden mi? Birilerinin bunu Deniz beye hatırlatması gerekir CHP başına Fener Bahçenin teknik direktörünü bile koysan alacağı oy % 20 dir. Kürsüde hatip kendisi olduğu sürece her şey Sosyal Demokrat, her şey güllük gülüstanlık sanan Deniz bey, geçekte kendisi gibi düşünmeyen herkesi askeri darbe mahkemesi kıvamındaki disiplin kurullarında yargılayıp partiden uzaklaştırdı. Şimdi Genel merkez ve parti meclisi hep bir ağızdan “Deniz Baykal çok yaşa” cümlesi dışında hiçbir teori geliştirmeden Baykal’ın küçücük saltanatını yaşatmaya çalışıyorlar. Fikri Sağlar ve o safta yer alan kişileri parti içinde eritip yok eden Deniz bey, hiç utanıp arlanmadan Yaşar Okuyan’ı CHP rozeti takarak Türk soluna taktim etti. Yaşar Okuyan hafife alınacak, küçümsenecek birisi değil, fakat bu güne kadar olduğu yerde kaldığı sürece bir anlamı vardır. Deniz bey için Yaşar Okuyan ve Lütfullah Kayalar gibi yeni üyeler sadece bir açıdan çok kıymetliydi, bu kişilerin asla CHP genel başkanlığına aday olma ihtimalleri yoktu. Böyle bir olasılığın olmaması Deniz bey için yeterli kriterdi. Deniz Baykal bilse ki Olcay hanım genel başkanlığa gözünü dikti, bir saniye bile düşünmez boşar. Bu kadar tahammülsüz ve bu kadar şak şakçı meraklısı bir adam olacağını hiç kimse tahmin etmiyordu, en azından doksanlı yıllara doğru bütün enerjisi ve dinamizmiyle Erdal İnönü’ye karşı mücadele ederken müthiş hayranlık duyuyorduk. Deniz beyi bayrak gibi dalgalandırdığım o ergenlik dönemlerimden utanıyorum. Genel Başkan adaylığı için tüzüğe koyduğu 250 delege imzası meselesine bir bakalım. Bu kurultayda gerekli imza toplanamadığı için dolayısıyla tek aday kaldı. Hadi diyelim bunu bu kadar zorlaştırmayıp, adaylığı kolaylaştırsa ne olurdu? Şöyle bir güzellikle karşılaşırdık, 3 farklı kişi daha kürsüye çıkar, farklı tezler ortaya koyardı. Oylamaya geçilir Deniz beyin kurşun askerleri yine görevini yapardı. Kendisi gibi düşünmeyen insanları bir saat olsun dinlemeye tahammülü olmayan bir adamadan Sosyal Demokrat olur mu yahu. Bırakın Sosyal tarafını DEMOKRAT OLURMU? Nasıl bu kadar Hükümdarlık meraklısı olursun yahu, nasıl olurda “sadece beni alkışlayın” dersin. Nato Valisi Hikmet Çetin’den mi korkuyorsun? Şişli Belediye başkanı seni bu kadar çokmu ürkütüyor?
Deniz bey siz Genel Başkanı olduğunuz sürece CHP oy verirsem “Anam Avradım olsun ama aşk olsun size Deniz bey Aşk olsun”
*kırmızı yazılı bölüm Can Yücel Şiirinden alıntıdır…
Murat Demirci
4月25日 Ağızdan çıkanı kulağın duyması
AĞIZDAN ÇIKANI KULAĞIN DUYMASI
Yer yüzünde hiç kimse her hangi bir konuda günde iki ayrı şehirde ikişer saat elinde mikrofon avazı çıktığı kadar bağıra çağıra konuşsun ve saçmalamasın. Bu mümkün değil. Kaldı ki insanın beynin yüzde kaçını kullanabildiği bilimsel olarak açıklandığı da malumumuz. Ben artık haber bülteni izlemiyorum, çünkü Sayın Başbakanın (Umarım burada Sayın demek Başbakana bir saygınlık kazandırmıyordur çünkü halk etmiyor) sesini duymaktan bıktım. Sadece sesini duymaktan değil, saçmalamasından da sıkıldım. Düşün ki Başbakansınız, söylediğiniz her söz ertesi gün ki gazetelere manşet oluyor, haber bültenlerinde yer alıyor, oda yetmiyor ekonomiyi etkiliyor, çalışma hayatını etkiliyor, dış ilişkilerinizi etkiliyor. Böyle olduğu halde, bunu bile bile nasıl olurda durmadan işkembeden sallarsın inanılır gibi değil. Bu konumda bir kişinin kullandığı her cümle on yıl sonra bile kimi söyleşilerde atıfta bulunulacak kadar değerli ve yararlı olmalıdır. Nihayetinde siz her şeyi çok iyi bildiğiniz için ve yaşadığınız ülkenin en büyük dehası olduğunuz için Başbakan değilsiniz. Oturduğunuz yer bilen insanları daha rahat görüp, onları dinleyip toplamından bir çok doğruyu bir araya getirerek, bunun sözcülüğü yapmanıza fırsat tanıyor. Fakat bizim Başbakanımız bunun tam tersi düşüncede, nerde ve nasıl olursa olsun, önüne konulan her kürsüden avazı çıktığı kadar bağırıyor. Tabi ki virgüller arası kopan alkış kıyamette başka bir alem, onlar alkışlanmaya programlanmış halihazırda bir kitle, Başbakan nere giderse gitsin, ondan bir saat önce orada yerini alıp, söylediği her şeyi alkışlıyorlar. Bunların içinde hiçbir babayiğit yoktur ki “Sayın Başbakanım diliniz sürçtü lütfen şunu düzletin mahcup oluruz” diye bilsin. Çok konuşan değil çok dinleyen birisi olmadığı sürece bu ülkeye hiçbir zaman yararın dokunmaz. Aynı gün Jinekoloji kongresine katılıp 2 saat konuşuyorsun, öğlende sonra Toprak mahsulleri sempozyumunda yine 2 saat döktürüyorsun. Hem de kime, bir salon dolusu ziraat mühendisine ders veriyorsun, bir salon dolusu jinekoloji bilimine kafa yormuş insanlara ders veriyorsun. Yahu niye konuşuyorsun? Konun uzmanlarını dinlesene. Hayır böyle olmuyor, birde utanç verici başka bir şey daha var, bu tür toplantılar Başbakanın açış konuşmasıyla başlıyor, başbakan konuşması bitince salondan ayrılıyor. Akıllı bir adam böyle bir hata yapmaz. Eğer bir gün bir yerde konuşacaksan, konuyla ilgili ön çalışması yapmak zorundasın, yaptırmak zorundasın. 10 tane konun uzmanı kişiyi toplarsın bir araya “bana bununla ilgili bir rapor hazırlayın” dersin. Onlar çalışmasını yapar önüne gelen bilimsel metine kendi katkılarını da koyar çıkar okursun. Gittiğin her yerde konuşmak zorunda değilsin, salonda bulunanları selamla geç otur yerine ve konuşulanları dinle, bunun müthiş yararını göreceksin. Fakat asla böyle olmaz olmuyor da. Gün geçmeye bir başka çam deviriyor, e nede olsa işkembeden sallıyor. Halihazırda şakşakcılarıda var zaten. Oğlunu askere gönderen her aile terhis olup eve gelene kadar yüreği ağzında bekliyor bu ülkede. Benzer başka ülkeler yoktur Ortadoğu ülkelerini saymazsak. Böyle bir ülkede Başbakanlık yapıp “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demek, o kişin intihar etmensi bile gerektirir. Karsının yüzüne bakamaz utancından. Hiçbir şey olmadı anasını satayım. Bir çiftçinin anasına sövdü güpegündüz kameralar önünde ve Allah’ın hikmeti ertesi gün haber bültenlerinde çiftçinin üzür dilediği yayınlandı. O adam neden özür diledi ve hangi koşularda bunu bir araştırmak lazım. 1 Mayıs sürecinde “ayaklar baş mı olacak” demesi de tam bir trajedi. Kaldı ki burada yanlış bir şey yok, ayaklar baş olur buda gayet doğal, her şeyden önce aynaya bakarsan görürsün daha önce ayak olduğunu. Çok talihsiz bir süreçten geçiyoruz, her gün hiç sevmediğimiz bir ses ve damarımıza basarak her gün iki ayrı şehirde ikişer saat saçmalıyor ve bu saçmalıklar akşam haber bültenlerine, ertesi gün gazetelere yansıyarak damarımızı daha da işlevsiz hale getirmeye devam ediyor. Bir kişin söylediklerine katılmaya bilirisiniz, belkide aynı siyasal çizgide olmadığınızdan batıyordur, fakat hiç olmazsa bu konuşmalarda biraz mizah, biraz nükte vardır ve dinlemekten sıkılmazsınız. Sayın Başbakanımızda bunların hiç biri olamadı o kadar açık ki, torunu bile korkuyordur karşılaştıklarında…
Murat Demirci 4月20日 Çocukluğuma iniyorum izninizle :)ÇOCUKLUĞUMA İNİYORUM İZNİNİZLE…
O zamanlar 1.65 lik ağbiler vardı ve peryodik olarak İstanbul’a gider beş altı ay çalışır dönerlerdi. Bu geri dönüşler ne hikmetse kısmetlerinin dorukta olduğu dönemler olur, mutlaka bir kız kaçırırlardı yada bir nişan. Geldikleri ilk hafta hayatlarının en güzel haftası olur çünkü evinde bile misafir kontejanın a olduğundan, hiç kimsenin bir beklentisi olmaz, bu canımın içi abiler kafalarına göre takılırdı. Köy meydanında en sık görülen abi bilin ki İstanbul’dan en son dönen abiydi. Köy meydanının büyüsü çok farklıydı, öyle ki romanlara konu olacak kadar içerikli ve orada vakit geçirenler için en sosyal zaman dilimleriydi. Meydanın ilerisinede yer alan köy çeşmesi onların kalbin attığı yerdi, çünkü o çeşmeye günün her saati ablalar gelir giderdi kollarında kalaylı su helkeleriyle. Karşı sokaktan çıkıp kolunda helkeleriyle görünen ablalar kendinden emin ve hiçbir şeyi umursamaz bir kendine güvenle yürürlerdi çeşmeye doğru. ağabeyler bir anda pür dikkat aynı noktaya kilitlenirdi, o derce öylesine ki, yürekleri abların ayaklarının altında atıyor azcık sert bassa geberip gidecekler oracıkta. Ben çocuktum bu doğaçlama aşk oyununu izlemeye bayılıyorum, günün her saati orda olmak için çıldırasıya bir özlem var içimde. Annemin askeri dönem baskılarına maruz kalmış bir hayatın içinde ne kadar kaça bilirsem kaçıyordum köy meydanına. İstanbul’dan en son gelmiş ağabeylere takılıyordum, daha doğrusu onlar benim farkımda bile değildi, ayakların altında dolanıp duruyordum. Kendi aralarındaki konuşmalar ve suya giden ablalara ithafen kurulan cümlelerden bir şeyler edinmeye çalıyordum. Fakat yolunda gitmeyen bir şey vardı, bu adil bir alışveriş değildi, ağabeyler bu kadar heyecanlı ve yürekleri ağızlarındayken, ablalar nasıl oluyor da bu kadar kayıtsız, bu kadar adamsende’ydiler. Bunu anlamaya çalıyor işin içinden çıkamıyordum. Bu abiler ablalar için bu kadar deli divaneyken, ablaların kayıtsızlığına bir anlam yüklemeye çalıyor beceremiyordum. Sonunda benim teşhisim benim bütün hayatımı felç edecek vahim bir sonuç doğurdu. “Kadınlar biz erkekler olmadan da yaşayabilirler” Bu tespit yüzündendir hiçbir zaman aşık olduğum bir kıza gidip “hanımefendicim eğer sizde uygun görürseniz desti izdivacınıza talibim” demedim. Sevdim, hem de deliler gibi, hem de ölesiye, hem de aklımı kaçıracak kadar çok sevdim. Fakat demedim işte. Bana göre kadınların bize ihtiyacı yoktu, çevremizde gelişen kimi sözüm ona aşklarda inandırıcı gelmiyordu, bu aşklar ve bu evlilikler “ben sensiz yaşayamam Mahmut” akabinde oluşmuyordu. Yada ben inanmıyordum. Kadınların biz erkeklere gereksinimi yok tespitimden vazgeçmem için bir dizi ikna edici çalışmalarda bulunan kadınlarda oldu, onlar ellerinden geleni yaptı fakat ben hala çocukluğumda o köy meydanında mülteci aşklar yayan 1.65 lik abilerin etkisinden kurtulamadım…
20.04 2008 Saat 23.20 3月22日 "ölümün gözünü seveyim"“ÖLÜMÜN GÖZÜNÜ SEVEYİM”
Annem…
Bu lafı annemden belki bin defa duydum, her seferinde de artık yaşamaktan yorgun düşmüş ve her türlü acıyı sıkıntıyı iliklerine kadar yaşamış yaşlı bir kadının doğal teslim oluşu olarak görürdüm. Annem çok haklıymış “ölümün gözünü seveyim” Tüm hayatım boyunca imrenerek baktığım iki elin parmakları kadar insan vardı, bunlardan biri Çetin Altan’dır, yaşadığı her saniyeyi kayıtlara almak, uyurken bile belki çok güzle bir şey sayıklar diye kaçırmak istemediğim muhteşem bir dehaydı Çetin Atlan. Çoktandır bu hayranlığının Çetin Altan’nın boynuna sarılıp ağlama dürtüleri oluşturmaya başladığını hissetmeye başladım. Bu his bu gün doruk noktasına ulaştı ve ben artık Çetin Altan’nın boynuna sarılıp ağlamak istiyorum… -Ahmet ve Mehmet Atlan gerçekten senin eserlerin mi be usta, keşke ölseydin de bu günleri görmeseydin…
Murat Demirci 3月15日 BİZİM MİLLİ İRADEBÜTÜN KABAHAT BAŞSAVCIDA-MI REFORM NE DEMEKTİR BİZİM MİLLİ İRADE AHMET ÇAKAR’IN BİKİNİSİ
Şimdi hiç kimse Başsavcının iddianamesinde ne yazdığını tam olarak bilmiyor, fakat herkes şundan emin, Başsavcı tek bir cümlesinde bile AKP ye iftira atmamıştır. Çünkü hiç kimsenin bu tür bir olasılığa atıfta bulunduğu yok. Peki iftira değilse ki öyle gibi, neden birisi kalkıpta bütün bunlara sebep olunan davranışları sorgulamıyor? Neden bir AKP çıkıpta “yahu arkadaşlar bu halk bizi % 47 ile iktidara getirdi, Cumhuriyetin temel değerlerini sarstığımız iddiasıyla bize açılacak olası bir dava olursa biz bu Milletin yüzüne bakamayız” demiş mi? “Milli irade bu dönem böyle demiş ilişmeyelim”se ki o zaman bütün bu yasalara ne lüzum vardı, 5 yılda bir oluşan milli irade dileği gibi yönetesin bu ülkeyi neden bizim başımızı ağrıtıyorsunuz? Bizim Milli iradeye bir bakalım, adama soruyorlar kime ve niçin oy vereceksin? “Erdoğan’a vereceğim çünkü namazında niyazında” Bu cümle çok nadir rastlanan bir şey değil, bizim seçmen kitlemizin büyük bir ortanı böyle oy kullanıyor. Hayatında bir kez bile politik bir analiz okumamış, hayatında bir kez bile oy verdiği partin seçim bildirgesine göz atmamış, hayatında bir kez bile hiçbir siyasi partin tüzüğünü okumamış olan bu milli irade böyle tecelli ediyor. 12 Eylül sonrası büyük bir itinayla Üniversitelere siyaset sokmayan, okullarda politika konuşturmayan bu kafa yapısı, içinden geçtiğimiz şu korkunç süreçte Üniversitelerin neler yaptığına bir baksın, yılın en iyi komedi dizisi onlardan soruluyor, yılın en iyi tolk sohwcusu onlardan sorulur. Fakat hiç birisi bu ne biçim sosyal güvenlik yasası bu en biçim reform demiyor. Birileri bi araştırsa acaba seksen öncesi Ajda Pekkan hangi fakültenin kampüsünde görülmüş, hangi üniversite onu yılın en iyi kadın şarkıcısı seçmiş. Böylesine zevzekçe eylemler Üniversiteliyi ilgilendirmemeli. Çocukları kocaman bir salonda topluyorlar ve çağıyorlar (benimde bir dönem fiziğine karşı büyük zaf gösterdiğim Deniz Seki hanımefendiyi, o salon dolusu bilimle uğraşan çocuklara Deniz Seki tezleri dinletiyorlar “hangi sevgiliniz öpüşmeden önce dişlerini frçalıyordu?” Reformu biz yılarca şöyle algıladık, mevcut şartların daha iyi olanaklarla donatılmasına reform denilirdi sanıyorduk. Mevcut şartların ansını ağlatan yasalara da reform demeye başladılar. Hadi öyle olsun ama birde şöyle bakalım. Gecenin bir vakti aslında zerre kadar sevmediğimiz kayınvalidemiz en nihayetinde kalp krizi geçirdi, biz usulüne uygun bir telaşla alıp götürdük acil servise. Malum önce kaydımızı yaptıracağız, hasta kabulde nimet teyze var 62sinde, yaşına uygun olarak gözlerini açamıyor, serviste melahat hemşirenin adım atacak dermanı yok, variz bacaklarını kilitlemiş, hatunun %42.5 kireçlemeden oluşuyor. Bu yaş profilnde bir acil servis ekibi bizim canımız ciğerimiz kayınvalidemize ne gibi katkıda bulunabilir ve bu yaş profilinde bir ekiple Şampiyonlar liginde şansımız varmı? Yaz sıcağı tepeleme beynimizi delerken, 58 yaşında bir trafik polisi hangi güçle ve takatla trafiği sevk ve idare edecek? Tapuda bir işimiz var gittik, ümmühan abla torunun resmini koymuş masaya eli yüzünde öyle gülümsüyor, şekeri var tansiyonu var, gelini telaş içerisinde ha öldü ha ölecek diye. 62 yaşında kızımızın beden eğitimi öğretmeni, gerçi yaşını göstermiyor ama çocuklar koluna g,irip götürüyor spor sahasına. Uzatmayalım bu yaşta çalışmak fizik kurallarına aykırıdır. Yapılan her işin kendine özgü bi fizik gücü gerektirdiği biliniyor. Nasıl bir futbolcu 35 geçtiğinde jübilesini yapmak zorundaysa, 50 devirmiş bir polis memuru hadi bana eyvallah demeli. Kalırsa o trafiğe bi katkısı olamaz zaten. Bunca rezillikler içerisinden geçtiğimiz şu günlerde ki ulusal yayın yapan bir tv kanalında Ahmet Çakar’ın bikinisi konuşuluyordu, hem de ne konuşulma, 20den fazla gazetenin baş yazarına sorulmuş, bir çok bilim adamına, haber müdürüne, giysin mi giymesin mi? Bunların hepside büyük bir itinayla fikirlerini belirtiyor, birisi kalkıpta “siktirin gidin başka işiniz yok mu” dememiş. Yüzyıllar boyunca Hükümdarlıkla yönetilmiş bir halktan bu kadar Cumhuriyet vatandaşı oluyor ve bu kadar demokrat yöneticiler çıkabiliyor. Hiç boşuna ağlayıp sızlamayalım. Kendi seçtiği ve vekil tayin ettiği kimse önünde elpençe divan duran başka halklar sanırım yoktur. Bizim bir yanımız hâlâ “padişahım çok yaşa” diyor. Bu kadar savsatanın bu kadar rezilliğin kepazeliğin içinde birkaç aydın, birkaç hukukçu istediği kadar kral çıplak diye bağırsın, hiçbir şey değişmez, birde kendi sağlıklarından olurlar. Her siyasal iktidar kendi zenginiyle birlikte oluşur. 90 lı yılarda ank her köşe başında bir adet ceylan inşat tabelası asılıydı şimdi yok. Başka tabelalar asıldı oralara. Muhtemel gelecek on yılda Aydın Doğan’da Cem Uzan durumuna düşecek, onun yerine yeni gelen iktidarların basın ateşeleri yer alacaklar. Kimi gazeteciler kalacak, onlar kim gelirse gelsin yalayacak bir kıç mutlaka bulurlar. Milyon dolarlarla transfer edilip, bir eli yağda bir eli balda sözüm ona aydınlar oldukça, bu halk daha Ahmet Çakar’ın kalçasında sarı lacivertin nasıl duracağını merak etmeye devam edecektir. Daha geçtiğimiz hafta kendi ağzıyla söyledi, Güneri Civaoğlu ofisinde çalışacak kızların önceliklerini belirlerken, ayak bileklerinin ince olmasına dikkat ettiğini açıklıyordu. Benim zavallı milletim son 20 yıldır Güneri Civaoğlu ne derse “adam doğru söylüyor” diyordu… Sahi türkiyenin en seçkin mezarlıkları arsında yer alan Zincirlikuyu mezarlığında neden hiç şehit mezarı yok araştırdınız mı?
Murat DEMİRCİ 12月2日 Ankara
Ne zaman birisi “nasılsın” dese _________________İyim diyorum İyim be yuvarlanıp gidiyoruz işte “Değilim” desem Yani bir takım ağrılarım var Yalnızlığım bildiğin gibi değil __________________Ama olmaz ki Bazen şeytan diyor al Ankara’yı karşına Konuş onunla -Bak oğlum Ankara olmuyor artık Ulan koskoca 12 yılımı yedin be 12 yıl dile kolay __________Yatakta yalnız ____________Odamda yalnız _______________Nöbette yalnız Bir palmiyen bile yok ulan hıyar Sonu hüsranla biten bir aşk bile vermedin bana Orusbularının bile yüzüne bakılacağı yok “Gidiyorum” desem ama tutsa kolumdan bırakmasa Hem nere gidebilirim ki ..
2 Aralık saat 23.15 2007 Ank 11月22日 Türker İnanoğlu’nun yatacak yeri yok…22.11.2007 Perşembe Saat 22.30
Bunu ilk kez ben söylüyorum başka yerde duymamışsınızdır. Diyeceksiniz ki “nerden biliyorsun” Bir sektör düşün ki 30 yıl boyunca tam onun hakimiyetinde ve o sektörde çalışanlar toplumun en çok bilinen tanınan ve sonları en vahim olan insanları. Hangimizin film arşivinde erler film şirketinin yapımı var? Bir bakın açın deşin ve inceleyin. Yoktur çünkü bu şirket asla kalıcı şeyler yapmadı. Yıllarca Küçük Emrah’ı, Cüneyt Arkın’ı , Orhan Gencebay’ı, Murat Soydan’ı Aktör sandık, oysa bize izletilenler boktan bir şarkının uzun metraj klipleriymiş. Bütün hayatı boyunca 500 yakın filmde başrol oynayıp oyunculuğu öğrenemeyen Fahrettin Cüretlibatur ağabeyimiz, okuduğu senaryolardan bile kafasına bir şey dank etmemiştir. O filmlerde mert helal süt emmiş yiğit Rıza ağabeyimiz zenginden alır, gecekondu mahallelerindeki ilkokullara yardım ederdi. Bu zatı muhterem yıl bilmem kaçta Anavatan Partisinden Eskişehir Milletvekili adayı oldu. buradan Eskişehir halkına teşekkür ediyorum, onu seçmediler. Filmlerde yaptığın şeyin tam tersi oluyordu ANAP’da senin orda ne işin var kardeşim. Şimdi hafızanızı şöyle bir yoklayın, bana inanılmaz bir oyunculuk sergiledi diye bileceğiniz bir film söyleyin, Hülya Koçyiğit’in var mı? Fatma Girik son anda Yılanların öcü filmiyle ölümsüzleşti. Hülya Avşar’ın müthiş bir oyunculuk sergilediği bir film anımsıyormusnuz? Aydemir Akbaş’ın filmlerini aka arakaya yapıştırın, diğerinden hiçbir fark göremezsiniz, hep aynı mimikler, hep aynı figürler. Yeşilçam Kadınlarının ellerinde tek bir şey vardı, güzellikleri, yada güzel olduklarını sandıkları şeyler. Bu o kadar tek kalemlik bir meziyetti ki, bu gün ellisine merdiven dayamış ve çorbacıda karşılaşsanız kusarsınız, bu kadınlar hala TV ekranlarına çıkıp “ben dünyanın en güzle kadınıyım” diye böğürüyorlar. Yahu senin artık güzel olman zaten gerekemiyor ki. Sen bu yaşa kadar çok farklı değer yargılarlıyla donatılmış, çok daha güçlü karakterlere bürünmüş, herkesin saygı gösterdiği teyzeler olarak yaşamınıza devam etmeniz gerekiyordu. O sözünü ettiğiniz şey bir kadında 15 yıl içerisinde tükenip yok olan bir şeydir. Yerine yeni güzel kadınlar gelir o boşluk dolar, niçin kaygılanıyorsunuz. Hiç kimse çıkıp Cüneyt Arkın’a “ya abi Allah kusura kalmasın ama 500 film çevirdin içlerinde bir boka yarayan tek kare yok” deme cüretini gösteremedi. Ferdi Tayfur’u aktör sandık yıllarca. Kadir İnanır’ı aydın diye yutturacaklardı az kalsın. Adam filmlerinde konu edilen adamlarla dost olmaya merak saldı. Kimi gazete resimlerinde çek senetçilerle lüks restoranlarda yemek yerken görülüyor. Tarık Akan Yılmaz Güney’in ikliminde solumanın yararlarını gördü. Türkan Şoray hanımefendiliğinin getirdiği saygınlığı hala koruyor. Yeşil çam öyle tuhaf bir ormandı ki “senaryo gereği öpüşmem” diyorlardı ama motor stop deyince ya yapımcının yada yönetmenin yatak odasına koşuyorlardı kostümlerini değiştirmek için. Hiç kimse Türker beye “bu sektörün günahı senin boynunadır demeye cesaret edemiyor. Girdiği her toplumda saygı görüyor adam, oysa birileri kalkıp “Türk er’ciğim sen boktan işler yaptın” dese, adam belki ömrünün son dönemecinde birkaç güzel işe imza atacak. Adama öyle saygı gösteriyorlar ki, garibim yaptığı işlerin iyi olduğunu sanıyor. İyi olmadığı kendi özel çalışmalarından bile anlaşıla bilir, son olarak ne yapmış Türker bey, bu güne kadar çektiği bütün filmlerin afişlerini bir katologta toplamış, adam ne yapsın arşive konulup zaman zaman izlenecek bir filmi yok ki. Sinemayı hep sevdim ben, bu gün çok boktan olarak nitelendirdiğim bir çok filmi sinemaya gidip izledim. Bu gün aklıma geldikçe utancımdan yerin dibine giriyorum, Boynu bükükleri izledim İstanbul Beyoğlu lale sinemasında. Ulan bide ağladım, aklıma geldikçe gülmem tutuyor. Yeğenlerime anlatıyorum böyle böyle oldu diye, onlar daha beter gülüyor, aslında benim kendi kendime gülmemde sorun yokta, onarlın gülmesi çok gücüme gidiyor. Sinemadan çıktık İstiklal Caddesinden taksime doğru gidiyorum iki gözüm iki çeşme (duygusal çocuğum tanıyanlarım bilir) yolda gül yüzlü nineler, babacan amcalar kolumdan tutup soruyor “yavrum ne oldu neyin var” O zamanlar insanlar çevresiyle daha ilgiliydi, şimdi ağ caminin önünde aç susuz 3 gün 3 gece yat birisi demez ha şu garibe bi tas çorba yedireyim” diye. Bir hikayede hiç mi güzel bir şey olmaz yahu, filmin başından sonuna Emrah’ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Gerçek sinemanın ne olduğunu “Son İmparator” filmini izleyince anladım, o ne muhteşem bir şeydi ya rabbim, baştan sona, müziğiyle kostümleriyle, sahneleriyle büyüleyici bir şey. Filme (rahmetli) cıbır diye bir arkadaşla gittik, nur içinde yatsın, o uyudu altyazılıymış yazıları takip edemiyorum diye. Ben yine yıllarca sinemalara gitmeye devam ettim, bizim yeşilçam iyi bir şey yapar bu kadar kör olamaz diye. Günlerden bir gün “Anayurt oteli” vizyona girdi, işte bütün mesele buydu yahu. Gelmiş geçmiş bütün yeşilçam aktörlerini kesip, Macit Koper’e yedirmek lazım. Daha sonra Müjde ablamın filmleri başladı “adı vasfiye” (aahhh vasifiye aahhh…) “hayallerim aşkım ve sen” Türkan Şoray, “Mine” “Uçurtmayı Vurmasınlar” iyi filmlerde var tabi yok değil fakat bu filmleri yeşilçamın mafya babası kılıklı yapımcılarından çıkmadı. Onlar daha idealist daha isyankar sinemacılarının eserleridir. Ümit Besen’e film çevirtenlerin iki elim yakasında, hakkımı helal etmem. Afişin en üst kısmına büyük harflerle Küçük Ceylan yazıp, altına daha küçük yazlarla Türk tiyatronsun değerli oyuncularını meze yapan Allah’ın cezalarına öfkem hiçbir zaman dinmeyecek. Bu gün hala televizyon dizilerinde popçu soytarıların adının ilk sırada yer alıp, o muhteşem oyuncuları “Bunlarda var” türünden sıkıştıran zavallı zihniyet… Sonra efendim birde “eski Türk filmlerinin” tadı muhabbeti vardır, zaman zaman söyleşilerde konuşurlar. Bu cümleyi kuran adamaları al yanına, koy CD bir Hülya Koçyiğit Ediz Hun, Allah belamı versin on dakika sonra kaçarlar. Hangi tat yahu alanızı severseniz. Ediz Hun Aktör mü? Türker İnanoğlu’dan yapımcı, Ertuğrul Özkök Yalakasından gazeteci olan bir ülkede yaşamanın bütün bahtsızlığını iliklerime kadar hissediyorum vesselam…
Murat Demirci 11月18日 Ben Emin Çölaşan’a hiç üzülmedim…
Ben Emin Çölaşan’a hiç üzülmedim…
18.11.2007 saat 23.35 ank
Son 20 yılının 19 yıl 10 aynın tamamını Cinah Cad ile evi arasında yaşamış ufku dar ve tembel bir adamın böyle bir hazin sonu yaşamasını hiç yadırgamadım. “kovulduk ey halkım unutma bizi” bir kitap adı oldu, kitabın içinden bir alıntı veya dip not kaynak belirtilmeden yapılmış filan değil, kitabın adı düpedüz çalıntı. Zülfü Livaneli’nin bir şiiri ve bu kullanılırken arayıp izin alma gereksinimi bile duymamış. Şimdi bi bakalım Emin bey kovulur kovulmaz hemen 10 gün içinde filan bu kitap piyasaya çıktı. Bir kitap bu kadar kısa sürede ortaya çıkmaz. Bu hazırlık kovulmadan öncede vardı ve kovulmayı bekliyordu yayınlamak için. Bu bir öngörüdür. Peki Emin bey neden kovulmayı bekledi? İşte Emin beyin arkasından göz yaşı dökmememin en temel nedeni budur. Kovulana kadar beklemeyeceksin arkadaş. Hele senin gibi bir adam asla kovulmamalı. Senin bırakman için şartlar oluşmuş sen ne duruyorsun orda. Bir gazetecisin, tarafsız ve hiçbir çıkar gözetmeksizin kamu hizmeti görüyorsun, halkı aydınlatıyorsun, fakat bu arada seni yanlarlına çağırıp “şu şu konularla ilgili yazmayacaksın” diyorlar, sen mırın kırın ediyorsun, sonra odana geçip Melih Gökcek’den çıkartıyorsun hıncını. Ankara Türkiye’nin kaçta kaçıdır bilmiyorum, Melih Gökcek bu ülke insanın kaçta kaçını ilgilendiriyor onu da araştırmadım. Yahu adam bir şehrin belediye başkanı, Erzurum’da ki adamın umurunda mı Gökcek’in fiskiyeleri, sen daha ciddi haberler yapmak zorundaydın, mesela bu ülkenin en kirli en kokuşmuş ilişkiler ağı olan gurubunda çalışıyor olmandan rahatsızlık duyacaktın. Çoraplarını giyinip çıkacaktın Cinnah caddesinden, hiçbir gazete bulamasan da bir wep sitesi kurup kendi doğrularını yazmaya devam edecektin. Kıçına tekmeyi yedikten sonra bir hafta içinde oturup kitap yaz, Ertuğrul bana şöyle dedi, Aydın doğan beni şöyle azarladı ayıp be. Bütün bu pisliklere tanık oldun ve orda kovulana kadar kaldın, birde utanmadan bunları bir hafta içinde bir kitapta toplayıp halktan vefa bekliyorsun. Emin bey benim ergenlik dönemi yazarlarımdan dı, bir çok kitabını okudum, ergenlik diyorum çünkü o dönemlerde okuduğun her şey sana güzel gibi geliyor. Yıllar sonra anlıyorsun okuduğun bazı şeylerin gerçekte okumamış olsan da hiç bir şey kaybetmiş olacağını. Bu ülkede hakkında en çok hakaret davası açılan yazardır Emin bey, oysa onun kıvamında bir adam, öyle yazılar kaleme almalı ve seslendiği kişi öylesine incitmeli ki, hiçbir mahkeme bu yazıda kişilik haklarını ihlal yada hakaret görememeli, buna rağmen diş ağrısı gibi sızlatmalı muhatabını. Bu kurmacadan yoksun bir adam olduğu için, kendi içindeki öfkesini de bir nebze olsun dindirmeye yetmeyen yazılar çıkıyordu ortaya ve doğal olarak hakaret ediyordu. Hakaret şiddetin dışa vurum şeklidir. Kendini ifade etmekte güçlük çeken insanlarda ortaya çıkan bir reflekstir. Sözün kısası dostlar, emin beyin kıçına tekme yiyene kadar arsızca orda kalmaya devam etmiş olması, kıçının kıymetini bilmemesinden kaynaklanıyor…
Murat Demirci
10月16日 Ne kadar demokratız…?Doksanlı yılarlın başıydı Baykal hep doğru konuşuyordu. Üst üstte kurultaylar oluyordu fakat Türkiye de delege seçimi ve seçilen delegelerin işlevi seçenlerin işaretleriyle sınırlı olduğu için bir tülü seçim kazanamıyordu. Ankara Gaziosmanpaşa’da alternatif genel merkez kurdu. Hep muhalif oldu, ben Baykal’a bayılıyordum…
Baykal CHP Genel Başkanı olduktan sonra parti içinde başka doğru söyleyenlerde çıkmaya başladı. Üstelik onlar doğrularlını Baykal gibi keskin bir çizgide değil, parti içinde yapıyorlardı. Fakat bir aksilik oldu, Baykal kendi oluşturduğu disiplin kurullarında muhalifleri yargılatıp ihraç ettirdi, bu baskıya boyun eğenler köşelerine çekildiler, bazıları mahkeme kararıyla geri döndü. Sosyal Demokrasiye inancından hiç kimsenin şüphesi olmadığı Ertuğrul Günay liste dışı bırakıldı. Baykal’ın Meclise taşıdığı Vekillerin bir kısmı sosyal demokratlıkla alakası yoktu. Onlar kendi çıkarlarının gerektirdiği her türlü havada her türlü göbek atabilen siyasi oryantellerdi. Şimdi bir kısmı DYP, ANAP, AKP gerdan kırmaya devam ediyorlar. Bu kişilerin davranışlarını asla sorgulayamayız, buna hakkımız yok, onlar olması gerektiği gibi davranıyorlar, bu Sayın Deniz Baykal’ın utancıdır. Ertuğrul Günay ve benzer solcuları liste dışı bırakıp, bu tüccarları meclise taşıyan Baykal’dan Başkası değildi… Peki sizce Baykal ne kadar Demokrat? Başka bir konu… Altı ay ömrü kalmış bir parlementoya 7 yıl görev süresi olan Cumhurbaşkanı seçtirmek ne kadar demokratlıktır? Bu ülkede ne yazık ki siyasal iktidarlar kendileri konuştuğu ve yelkenlerine hava doldurdukları sürece demokrasi tıkır tıkır işliyor. Hemen hemen bütün sivil toplum örgütlerinin karşı çıktığı, milyonların meydanlara aktığı bir dönemde, sen bütün seslere kulaklarını tıkar “YA SEN YA BEN YA O” dersen, birileri gecenin bir vakti çıkar ortaya “O KADAR KOLAY DEĞİL” der. Tandoğan meydanında yükselen seslere kulak tıkayıp “indirilmiş kıtalar” diye küçümseyen sen değilmliydin. Bak şimdi indirilmiş kıta nasıl oluyormuş gördün. Sen dilediğini yapacaksın, senin söylediğin her şey hayata geçecek bu demokrasi olacak, ben birşey söylediğimde “AL ANANI GİT” peki sizce Sayın Erdoğan ne kadar demokrat? Başka bir konu… Televizyon kumandamızı elimize alıp kanal sıralamamıza bakalım, Sohw tv, Kanal D, atv, Star, ilk dört sırada bunlar var demi? Son dört bucuk yıllık yayın akışına bir bakın, arka arkaya 2 dizi bir yarışma programı, NTV CNN Türk güney Amerikanda futbol maçları yayınlıyor. Sizce aydın Doğan, Cem Uzan’dan daha çok mu Vatan sever? Diğer islami kanallarda başka alem “kalp gözü, sırlar dünyası” oyunculuk rezalet, drama rezalet, tv başında veriyorlar afyonu şapşal şapşal bu kepazelikleri izliyoruz, sonrada birileri kalkıp 23 Nisanda Kuran okuma yarışması yapılıyor, 7 yaşındaki kız çocukları türbana bürünmüş temsiller canlandırıyor denildiğinde “halk iradesine darbe” diyoruz. Genel Kurmayın bildirisindeki hangi noktaya “Canım sende ne alakası var” diyebiliriz? Peki hangimiz oy verdiğimiz siyasi partinin seçim bildirgesini okuduk, hangimiz söylenen vaatlerin takipçisi olduk? Uzak doğuda bizce basit gibi görünen bir ihmalden ötürü intihar eden siyasileri anlayamıyoruz demi? Adam mitink meydanında şöyle diyor “bide beni deneyin” yüce milletimde diyor ki “birde bunu deneyelim” İnsan ömrünün 60 yıl civari olduğunu düşünecek olursak, yahu hangi akıl mantık dört bucuk yılı bir denemeye tabi terk edebilir? “Halklar laik olduğu şekilde yönetilir” sözü çok doğrudur, biz daha iyisini zaten hak etmedik. Eğer yarın sabah uyandığımızda sokağa çıkma yasağı ilan edilmişse ben üzülmeyeceğim… Murat Demirci |
|
|