Murat's profileMurat DemirciPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    September 19

    Sana Dair 13

    ayvalık (83)

    Sana Dair 13

     

    Birden bire kaybolurdun hep ve ben her defasında içimde seninle birlikte yaşadığımız o mahalleyi savaş alanına çevirirdim. Bütün çiçeklerin kokusunda, bütün çeşme başlarında ve salkım söğütlerde sana dair izler arardım, seni sorardım işi başından aşkın karıncalara bile. Hiç kimse seni bilmezdi. Geri dönüşlerinde tanınmaz haldeydim, her şeye yeniden başlardık seninle.

    Bu sefer hiç şaşırmadım, bu sefer kaygılanmadım, kapının önünde son 3 günün gazeteleri öylece duruyordu, artık yeni gazetelerin gelmiyor, posta kutun yerlere taşmış, bahçe duvarının dibinde sana fark ettirmeden ektiğim akşam sefaları gözümün içine bakıyor, bir tek onları ihmal etmiyorum, bakmıyorum pencerene, kapın ha açıldı ha açılacak beklentilerim artık yok. “dün gece döndü mü” acaba diye her sabah evinin önünden geçmiyorum. Birde keşke “özlemiyorum seni” diye bilsem ama diyemiyorum işte. Senden hiçbir zaman kaybolup gittiğin ayları dinlemedim ben, yokluğunun bütün hikayelerini ben yazdım, bir çoğu belki uydurmaydı, belki örtüşen yanları da vardı ama sormadım sana, yada sordum da anlatmadın. Yine döneceksin biliyorum, bu sever bir daha geri dönmemek üzere gitmiş olmana rağmen geri döneceksin. “Bu sefer aradığım şeyi buldum al senin olsun yazıların ve Allah’ın cezası mahallen” demiş olsan da, geri döneceksin. Ana yurt Oteli’nin kâtibine benzetiyordun beni, onun kadar beceriksiz ve çelimsiz-miydim bilmiyorum, fakat onun kadar bile şanslı olmadığım kesindi, bir fuların bile yoktu bende acemice burnuma götürüp seni koklayabileceğim. Fakat ölmiyeceğimi söyleyebilirim, eğer öyle olsaydı her şehirde bir mezarım olurdu benim.

    Bu seferki gidişin ani olmadı, bu sefer hissetmiştim, kimi geceleri sokağa girdiğinde iki farklı ayak sesiyle yürüyordun bahçe kapısına doğru. Normalde perdenin aralığından bakılır böyle durumlarda ben bakmadım. Şimdi kime sorsam seni, diyecekler ki “ona taşındı” bunu duymamak için kimseye sormuyorum, bir akşam güneş batmaya yakın birkaç valizle çekip gittiğini belgelemek istemiyorum. Önceki gece birden bire evinin önündeki sokak lambası da söndü, şimdi koskocaman bir karanlık yüzünün aydınlattığı pencerelerin.

    Geri döneceğin günü sabırsızlıkla beklemiyorum, ne zaman dönersen dön, hatta mümkün olduğu kadar gecikmelisin, o hazin dönüşünü hızlandıracak kadar kötü değilim ben. Üstelik nasıl olacağını merak bile etmiyorum. Bak dinle anlatayım, saçlarını hiç olmadığı kadar kısaltmış olacaksın, yüzünde sebebini bilmediğimiz siyah noktaların olacak, çok fazla zayıflamış olacaksın, incinmiş, kırılmış öfkeni dışa vuracak kadar bile gücün olmayacak. Yine ben seni büyük bir nezaketle karşılayacağım (coşkuyla değil) yine elimden geleni yapacağım seni rahat ettirmek için, (yanında rahat edeceğimden değil) hatta senin evde olmadığın saatlerde bahçeni yeni baştan yaratacağım, ayrık otlarını ayıklayıp, dikenleri sökeceğim ellerim kanayarak. “Ben sana söylemiştim” dememi bekleyeceksin ama demeyeceğim. Fakat sen artık eskisi kadar mutlu gülümseyemeyeceksin, her şey o resimdeki gibi eskide kalacak. Sonra gitarın tozlanmaya başlayacak ama farkında olmayacaksın, bildiğin bütün şarkıları unutacaksın. Sonra mahalleye yeni taşınan birisine gülümserken göreceksin beni, muhtemelen senden çok daha genç olacak, senden daha güzel ama asla daha ukala, daha kendini (haklı olarak)  beğenmiş olmayacak. Bir süre, içinden küfredeceksin bana, “seni gidi azgın bunak” diyeceksin “yaşımdan başımdan da utanmıyor” olacağım. Sonra kulakların sokağa kilitlenecek ve klavye tuşlarımı dinleyeceksin “acaba ne yazıyor” diye merak edeceksin. Saçlarındaki aklar gittikçe çoğalacak, öyle bir an geleceke ki, dip boyalarınla mücadele edecek takatın bile kalmayacak. Birden bire ansızın kendine yeni bir uğraş edineceksin, mahallenin kedi ve köpeklerini besleme alışkanlığın her geçen gün daha çok artacak. Bir kere bile kendin için doktora gitmeyi düşünemeyeceksin ama onları düzenli olarak taşıyacaksın Veterinere. Bizim ikimizin de birbirine benzer tek bir sahnemiz olacak, aynı dekorda aynı ıssız bir cenaze töreniyle gömüleceğiz başka şehirlerde bilmediğimiz mezarlıklara…

     

                                                                            20 Eylül 2008  Saat 00.30

     
     
    September 13

    Sana dair 12

             

    Görüntü (20)

     

                Aslında hiç birimiz biz değiliz, hiç birimiz tam anlamıyla kendimize sahip çıkmıyoruz, günümüzün büyük bir bölümünde “evet” dediğimiz bir çok şey aslında bağıra çağıra “HAYIR” dediğimiz şeyler ve diyemiyoruz. Hepimizde o Allah’ın cezası “fincancı katırlarını ürkütmeyelim” kaygısı var ve ayaklarımızın ucuna basarak yürüyoruz, gürültü çıkarırsak bunu birileri bize ödetir tedirginliği hep var. Başka türlüleri de var, öfkelenmeyi beceremeyen, hayır deme yeteneği hiç gelişmememiz, kimi hanzo ve kimi kaltakların, öteki insanların arkasından konuşarak vaktini geçirdiği günleri deviriyoruz arka arkaya. Hayatı bir başkasının karısı olmaktan veya bilmem kimin torpiliyle hayatını sürdüren asalaklar örümcek ağı gibi sarmış dört bir yanımızı. Bütün bu bıkmış usanmışlığımızı görmezden gelerek, karşılıklı sohbetlerimiz, iki çay içimlik buluşmalarımız, karşılıklı yazışmalarımız mümkün olduğunca suya sabuna dokunmadan, hadi biraz şakalaşalım, biraz espri yapalım, hadi birlikte şunu biraz kızdıralım. Daha sonra o kızdırdığımız insana kendimizi af ettirelim sürecinde günlerimiz birbiri ardına devrilip giderken, aslında kendi kendimizi kullandırıyoruz birilerine. Aman kimse kızmasın, aman işimizden oluruz, aman karımız artık bizi sevmez olur, aman kayınpederin bam teline basmayalım, kayınvalidenin şekeri yükselmesin, annemizin bedduasını almayalım, aman dostlarımızı kırmayalım… iyide nereye kadar? Yaşadığımız her saniye kendi ömrümüzden yiyorsak ki öyle, bu ömrümüzü birilerini kırmayalım, incitmeyelim le yaşayarak, kendi kendimizi tüketmiyormuyuz?  

                Etrafımıza şöyle bi baktığımızda kaç tane dostumuz var haftada bir gün olsun şöyle aklı başında bir sofrada kadeh tokuşturup, karşılıklı birbirini besleyen cümleler türeterek, alt yapısı yemek olan müthiş bir sempozyum yaşayacağımız kaç dostumuz? Yada yasal olması gerekmez hatta ahlakide olmasın, şöyle içimize sindirerek yaşadığımız müthiş bir aşk, yani sarıldığımıza bizi pişman etmeyen öteki bir kadın yada adam…

                10 yıldır yan yana çalışıp, birbirleri hakkında hiç bir şey bilmeyen, aynı ofisin masası sandalyesi gibi ruhsuz, tozlu aşınmış silinmiş eşyalar gibi yaşadığımızı düşünüyor musunuz hiç? Böylesine sesiz sedasız ve her şeye “peki” diyen “olur efendim hemen yaparız” söylemleriyle başımızda olduğunu sanan sözde bilge beyefendilerin yada hanım efendilerin işini kolaylaştırmaktan öte ne işe yarıyordur ki?  “hayır onu öyle yaparsak böyle bir sorunla karşılaşırız, böyle yaparsak bu tür olumlu sonuçları olur” diyebileceğimiz fikirlerimiz olsa, yada bunu anlaya bilecek kadar aklı başında yöneticilerimiz, belki olduğundan daha çok yorulacak, belki biraz daha erken “ben artık torunlarımla vakit geçireceğim çalışmıyorum yoruldum” diyecek, fakat konuşan, üreten, kendi fikirleriyle ayakta duran bir kitlemiz olmaz mıydı?

                her şeyi bir tarafa bırakalım, hiç olmazsa işten arta kalan yaşamımızı herkese ve her şeye inat, biz gibi yaşamayı becerebiliriz… Ece Temelkuran kadar hem insan hem kadın hem güzel olduğunun bilincinde ve asla birilerine yaranma kaygısı olmayan bir kadın olmak… Can Dündar kadar beyefendi ve yaşam biçimiyle, savunduklarının arkasında korkusuzca duran, o kibar ve asla hiçbir sebeple bir kadına karşı saygısızlık yapmayacak bir tarafımız olabilirdi. Keşke bu kadarını olsun yapabilseydik ve hayatımızda biz olmayı olsun başarabilseydik. O kadar sindirilmiş ve o olmazsa olmaz özgüvenimiz o kadar büyük zarar görmüş ki, severken bile korkuyoruz. Tek başına bir hiç olduğunu bildiği halde ve öteki birine olan fiziksel ruhsal bağımlılığına sözde meydan okuyarak yaşayan biz, dünyaya gelmiş olmanın hakkını veremiyoruz.  Birbirimizi çok iyi anladığımız ortak öfkelerimiz özlemlerimiz, kederlerimiz olan insanlarla bile, oturup bunu paylaşamayacak kadar beceriksiziz biz. Aslı astarı olmayan o “sen olsan da olur olmasan da olur” meydan okuyuşu içinde, sürekli birbirimizi inciterek, sürekli tükenerek deviriyoruz içinden geçtiğimiz günleri. Hiç olmazsa zayıflığımızı kimi çaresizliğimizi hiç gocunmadan açabileceğimiz bir öteki kişimiz bile yoksa, dünyanın en fakir adamı yada kadınıyız biz.

    Her şeyin yolunda olduğu yalan, “çok şükür Allah’ın bu gün ki gününe” koskocaman bir palavra. Gecenin sonunda, güzel bir günün ardında harika bir uykuya yattığımız doğru değil, başımızı yastığa koyduğumuz an tükendiğimiz an. İşte onun içindir 9 saat uyuduğumuz halde baş ağrısıyla uyanıyoruz, işte onun için gözlerimizi açtığımızda suratımız aynayla yüzleştiğimizde bizi korkutuyor. İşte onun için koşar adım bir kahvaltı hazırlayıp, büyük bir hevesle giyinip kendimizi sokağa atamıyoruz. Elinde bir poğça yada simitle ofisin yolunu tutan korkunç suratlı kadınlar ve adamlarız biz ve daha iyisini hak ediyormuyuz?

    NOKTA

     

                                                                                           13 Eylül Saat 02.17 2008

               

                                                                                                               Murat Demirci

     

     
     

    September 07

    Sana Dair 11

    y1pRADHQWUyku6TzmvjtfiRj9Fbj_mSpOcTD895KPOjBw1PXywPdxcslxu_Jwg0Soib
     
     

                Birine kızmak ondan nefret etmek anlamına gelmiyormuş bunu 10 dakika önce anladım. Sokağından geçmeyi özlüyorum sana uğramak asla içimden gelmiyor, geçip gitmek istiyorum başımı çevirip ışıklarının yanıp yanmadığına bile bakmadan. Bilmiyorum belki sabaha karşıdır ve karanlığı ortadan ikiye bölen bir kedi çığlığıdır, yada başka sokaklarda bitkin bir ses tonuyla nara atan bir şarapçıya daha çok ihtiyacım var. Onun hiç kimseyi umursamayan kirliliği bütün öteki insanlardan daha samimi daha içten geliyor bana. Hiç olmazsa hiç kimseyi  umursamadığından hiçbir kuşkum yok. Bütün geride bıraktığım yıllarım tek başımaydım, benden başka kimseler yoktu söyledikleriyle aklından geçenlerin aynı olduğu bir tek ben. Ne zaman güzel bir kadın “ben evleniyorum” dese, bütün öteki insanlar yüzde yüz sahtekarca bir sevinç gösterisiyle kutlarken, ben “Ne zaman boşanacaksın” diye soruyordum. Bunu söyliycek kadar tanımıyorsam bile en azından susma hakkımı kullanıyorum.

                Kızgınım, modern görünümlü ve bütün tören konuşmalarında insan eksenli cümleler kurup, demokrasi edebiyatı yapan Allah’ın belası aşiret reislerinin suratlarına kusmaktan yoruldum. Hiç olmaza diyorum hiç kimseye hesap vermeden yaşamış olduğumun tadına vararak tüketmek geride kalan yılarlımı. Hiç olmazsa diyorum günün en boktan bir saatinde telefonum çalmıyor “nerdesin neden gelemdin, niçin telefonlarıma cevap vermiyorsun” sorularından muaf bir özgürlüğüm var. Kızgınım, sana gelmeyi özlemiyorum, yolum zoraki düşse bile seni kafamın içindeki sen gibi bulmıycam. Korkunç derecede hastalanmış olmalısın, 3 gündür yatağından kalkamamış olmalısın, 3 gündür boğazından bir lokma geçmemiş olmamalı ve susmalısın. “sana ne oldu dememeliyim, ellerim birbirine dolaşmadan giyecek bir şeyler çıkartmalıyım gardoraptan. Kucağıma alıp banyoya götürmek yıkamak elini yüzünü, ıslanan zülüflerini geriye doğru tararken parmaklarımdaki şefkati görmemelisin. Hiçbir telaşa kapılmadan kucağımda indirmeliyim seni sokağın başında bekleyen taksi ben elimi kaldırmadan gelmeli, özenle yatırmalıyım arka koltuğa seni, ön koltuğa binerken ağzımdan çıkan tek cümle “hastaneye” olmalı ve ne olur taksici dilsiz olsa, “geçmiş olsun abi neyi var yengenin” demese. Acilin önünde hazır beklese sağlık personeli. Hiçbir şey sormasalar. Tansiyonun normal olsa, nabzı gayet iyi deseler, kolundan damla damla damarlarına süzülün serumu seyretsem, bakmasam yüzüne yada baktığımı görmesen. Yapılan bütün tetkikler zehirlenmiş olduğunu gösterse ve hayati tehlike arzetmese. Beklesem başucunda bütün gece ve asla eline dokunmasam. 18 saat sonra taburcu etseler seni ve ayrı ayrı çıksak hastaneden, sana baksam bindiğin taksi tepeyi dönene kadar ve görmesen baktığımı. Artık hiçbir kaygıya kapılmadan kaçsam oralardan, gideceğim yerde hiç kimse olmasa, hiçbir Allah’ın kulundan duymasam “selamünaleyküm”ünü. Bir dere yatağı bulsam otursam akar suyun kenarına, elimde bir söğüt çubuğuyla göletleri dövsem, seni düşünsem ve bir gün olsun “seni çok özledim” dediğini hayal etsem ve hiç özlemesem seni, hatta asla af edemesem.

                Kızgınım sana ve hiç kimsenin bu dekoru bozmasına izin vermiyceğim, hiç kimse senin olduğundan daha yakın olmıycak bana. Hiç kimseye sana bağlandığımdan daha çok bağlanmıycam ve hiçbir öteki sen sana olan zaaflarımı yok saymıycak. Gücümü yalnızlığımdan aldığımı bilerek yaşıyacağım, hasretini çektiğim hiçbir şey paketi açılmadan öylece duracak orda ve hiç birisini zamanından önce eskitmiyceğim. Kızgınım sana ve hiç gelmiyeceğim taki senin ayak seslerin benim kişisel zindanlarımın kapısından çınlayana dek sen olmıycaksın benimle…

     

                                                                                                                                                                                     09 Eylül saat 00. 55