Murat's profileMurat DemirciPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
July 28 Sana dair 7Seni düşünmek dertsiz başıma dert açmak seni özlemek daha hızlı yaşlanmak, gözaltlarında daha çok halkalar, şakaklarımda biraz daha aklar. Seni sevmek daha çok tükenmek bütün bunları biliyorum. Çok sık rastlanır şey değilsin biliyorsun, okumadan altına imza attığım tek şeyimsin benim ve hiçbir yaramı göstermediğim, daha ayak seslerini duyduğum anda bütün dertlerimin sırra kadem bastığı, içim dışım, işim gücüm, derdim kederim olan tek sen. Ben senin ayak seslerini hiç duymadım biliyorsun ama onları dinleye biliyorum, gözlerimi hafifçe kapattığım anda çok derin ve uzak bir koridorun ucundan ağar ve kendinden emin topuk seslerin, bu senin konçerton. Ayak sesleri parmak izi gibidir herhalde ve hiç biri diğerine benzemez, öylemidir? Değilse de umurumda değil ama ben senin adımlarını tanıyorum, attığın her adımda bütün bedenimi yerinden sarsan o seslerin kokusunu hissediyorum, sesin kokusu olmaz mı dersin? Senin ayak seslerinin var. Hiç kimseninkine benzemeyen ayak bileklerin, ellerin sonra parmakların senin kadar acımasız değil, parmakların gülümsüyor senin, dokunduğunda yer çekiminin bir önemi olmuyor. Ben seni hiçbir zaman dolu dizgin çocuklar gibi sevinç çığlıkları atarken de görmedim beklemedim de zaten, sen bana ne zaman geldinse anason gereksinimi tavan yapmış akşamcı bir isyankardın her defasında. Hiçbir zaman gelir gelmez boynuma sarılmadın, buna çok ihtiyacın olduğunda bile yapmadın “sana çok ihtiyacım var” demedin çok ihtiyacın olduğunda bile. Bazen bütün intikamlarını aldığın her hangi bir atış alanında hedef tahtasıymışım gibi hissettiriyordun. Durmadan ateş ediyordun ve belden aşağı vurmakta senin üstüne yok. Ben seni her hangi birisi olmadığın için seviyorum, sırf sinirlenmesin diye “sen bilirsin” diyen kadınlardan değilsin, hiçbir sofrada sırf ben seviyorum diye olmuyor yediğimiz yemekler. Ben senin bana muhtaç olmayışını seviyorum, ben olsam da olamsam da sonuna kadar yaşamanın hakkını vereceğini bilmek güzel. Sen benim gözümü arkada koymayacak tek kahramanımdın. Nerde ve nasıl olursan ol, hiçbir paniğe yenik düşmeyeceğini düşünmek dinlendiriyor beni, ezilenler arasında aramıyorum, onların içinde olman imkansız senin. Seni ben kurtulanların arasında arıyorum teslim olmayanların içindesin hep. Aç açık kalmayacaksın hiçbir zaman ve hiç kimseye minnet etmeden ama sürekli kendi kendine bülöf yaparak ve her defasında kazandığını sanan kaybeden sen. Hiçbir bülöfünü görmek istemiyorum ve her defasında “pas”… Sen benim en olması gereken sevme mesafemdesin ne daha uzak ne daha yakın, sen orda olduğun sürece daha çok severim. Sakın yaklaşıyım deme biliyorum demezsin zaten, rüyanda bile görme, çünkü daha fazlasına hiçbir zaman hazır olmıycam. Hiçbir şehrin içine sindiremediği bir adamım ben ve geri zekalı ahmakların kolayca kafaya aldıklarını sandığı ama öyle olmadığını her defasında gördüğü Allah’ın cezası bir şehirde seni düşüyorum ben. Dört mevsim takım elbise giymenin gelenek olduğu ve kurdukları her cümlenin çok önemli olduğunu sanan gerzeklerle dolu bu şehir. Hiç çaresiz kalmıyorlarmış gibi duruyorlar, hiç kimseyi özlemiyormuş gibi bir halleri var, hiç sevişmiyorlarmış gibi duruyorlar karılarının yanında bile oysa yalan. 28.07.2008 Saat 23.45 Murat Demirci
July 18 Sana dair 6
14.07.2008 Saat 01.43
Şu anda şimdi bir aksilik olsa ve birden bire artık çarpmaz olsa kalbim, cesedim 16 Temmuz Saat 18.00 sularında bulunurdu. Bir saatlik bir telaş şaşkınlık sonrası koskoca bir hiç. Hani derler ya “Orasını Allah bilir” hadi öyle olsun ama bende biliyorum işte, 16 Temmuz saat 18.00 kadar hiç kimse nerede ve nasıl olduğumu merak etmeyecek, hiç kimse telefonumu çaldırmayacak, hadi çıkıp biraz dolaşalım demeyecek. 39 yaşımda Ankara’da bu gün böylesine yalnız ve içimde büyümesine engel olamadığım Allah’ın cezası bir tutkuyla dövüşüp duruyorum çatı katımda. Eğer zerre kadar acıyorsam kendime, yani yada acındırıyorsam, Allah belamı versin. Gerekli olan buydu, yani bu gün burada böyle bir hüznü yaşamayı kendim seçtim. Hiç kimse tavsiye etmedi, hiç kimsenin ısrarı olmadı. Ne olurdu şu anda yanımda olsa diyebileceğim sen, iyi ki de yanımda değilsin, iyi ki de burada böyle çıldırasıya özlüyorum seni, sahi sen dedim de, sen diye biri var mı ki? yoksa senide mi ben uydurdum? Aklımın bana oyunlar oynaması bu kadar çabuk mu olacaktı? İyi ki burada yoksun dedim ya, ne olur alınma, burada olmanı elbette çok isterdim, fakat bu sahne, bu dekor, bu ışıklar sana göre değil canımın içi. Ben hiç kimsenin gidip görmediği, hatta haritada yeri bile olmayan, çok uzaklarda terk edilmiş bir kasabanın hiç treni olmayan bir gârı gibiyim. Kendi kendimin istasyon şefi, makasçısı, kendi kendimin zehirleyicisiyim. Hani kimi geceleri geç saatlerde seninle yalnızlıklarımızı yarıştırırdık ve sırf sen istiyorsun diye senin yalnızlığını seçerdik her defasında. Oysa sen hiçbir zaman yalnız değildin. İhtimal sen şimdi Ege’de çok güzel bir gecenin içindesin üstünde beyaz tül bir cibinlik, penceren açık usul usul esen bir gece serinliği tenini okşuyor sen daha rahat uyuyasın diye. Kim bilir belki saç rengini ve modelini de değiştirdin, hatta aklıma geldikçe içimde dev bir yılan gibi kıvrılıp duran şu son konuşmamızdan yarım saat sonra, bütün dileklerin kabul oldu, belki artık hiç konuşamayız da. Çünkü sen çekip giderken küçük bir not bırakmayacak kadar insafsızda olabiliyorsun çoğu zaman. En inançlı olduğum anlar en çaresiz olduğum anlardır biliyorsun, ne kadar dua etmiştim son cümlemizden sonra, “Ne olur Allah’ın cezası şehirde trafik diğer zamanlara oranla daha yoğun olsun ve mümkün olduğu kadar geç gelsin diye, hatta valizini eline almışsın güçlükle sürüklerken koridorda karşılaşsanız “özür dilerim” dese, “korkunç bir gündü, yollar kapalı, kaplumbağa hızında otomobiller” Gülümsersin demi “önemli değil geldin ya” evet gelmiştir mutlaka, sana gelinmezde ne yapılır ki? Benimde alıp başımı gittiğim zamanlarım oluyor biliyorsun. Bende çekip gittim senden sonra üstelik senin şehrineydi yolculuğum. Oysa biliyordum gideceğimi, son defasında can havliyle bir haftalığına ertelemiştim, o bir hafta öyle çabuk geldi ki, geldiğinde hiç beklemiyordum. Hiçbir hazırlığım yoktu, çantama yazlık bir kaç giyecek attım, ihtimal belki temiz bile değildi, hatta ayakkabımı mola yerinde boyattım, çorabımın olmadığını da orada fark ettim. Esenler otogarı tam tahmin ettiğim gibi karşıladı beni, ne zaman karşılaşsak ilk işim küfretmek oluyor buraya, dünyanın en boktan mimarisi, hatta mimarlığın yüz karası utancı. Sonra dünyanın en eğreti en berbat metro hattına geçtim. Yeni Bosna herhangi bir Ortadoğu şehrini andırıyordu. Belki her şey çok güzeldi de kötü olan bendim. Çokta kötü geçmedi fakat sorsan şimdi Silivri’de kaç gün kaldığımı bilmiyorum. 3 yaşında dünya tatlısı bir arkadaşım vardı iki kelimesi vardı dağarcığında “abla” ve “anne” diyordu. Bazen ablası oluyordum bazen annesi. Sonra karnı burnunda en az benim kadar arlanmaz bir dost edindim, benden daha da kederli bir eşi vardı ve çok mert bir adamdı. Kibriye ablayla Kazım enişte hiç şaşırtmadı beni “çok şükür Allah’ın bu gün ki gününe nin resmiydiler. Çok özlediğim şeylerle karşılaştım orda evet seni bulmuştum işte sonunda, abartmıyorum o sendin, gerçi tam olarak değil ama senin işgalcilerden arta kalan halindi, (Bir gün kendime mutlaka şunu sormalıyım fakat henüz değil) ben neden kadınların yüzünde o kusursuz ifadenin peşindeyim ki, “ASİL” derim ya hep, doğru tanımlama bumudur bunu da düşünmeliyim. Müthiş bir sükunet vardı yüzünde, saçları uçlarından bukle bukle toplayıp ensesinin üstünde acemice tutturmuş, oraya niçin ve neden geldiğimi bildiği halde kayıtsız bir hali vardı ilk önce. Sonra karşılıklı cümleler kurduk. Cümlelerimiz bizim önümüzde gidiyordu ve götürüyordu bizi gitmemiz gereken yere. Çok sevdiğim halde tadına varamadığım birkaç bardak çay içtim tek bir sigara yaktım ve durmadan hatta utanmazca baktım ona. Kusursuz değildi ama güzeldi. Birden bire keşfedilemeyen insanlar vardır, an an saniye saniye ilerlersin benliğinde ve her defasında seni şaşırtan yeni şeyler bulursun onda. Bu oydu ve sürekli daha çok yakınında olmayı özlüyordum. Ertesi günü nasıl geçireceğimizi sessizce şekillendirdik ve gittik işte. Ayrılırken elimi sıktı elinden arta kalan hiç bir şey olmadı bende. Allah’tan ertesi gün çokta uzakta değilmiş, bu güne kadar yaşadığım en güzel ertesi günlerden biriydi. Bunca zamandır yemek yerim hatta günde birkaç kere ama ne yediğimi ve nereme gittiğini hiç anlamadığım ender yemeklerdendi, karnımın doyup doymaması umurumda değildi, tabak bitsin ve kurtuluyum bütün derdim buydu. 25 yaşıma oranla daha iyiydim galiba, biraz daha sakin ve daha uzun cümleler kuruyordum. Fakat şundan hiçbir kuşkum yoktu, kurduğum çoğu cümle, daha önce hiç kimse tarafından hiç bir yerde bir araya getirilmemişti. Belki o kimselerde aynı şeylerden söz etmişlerdi fakat böyle değil. -Aşka inanmıyorum, sevgiye de inanmıyorum, daha önce hiç aşık olamadım hiçte sevmedim kimseyi, buna gereksinimimde yok… Yalandı, aşka herkes inanır ve herkes sever, çünkü insan sadece kendisi için yaşamaz, hatta kendisi için yaşarken bile muhtaçtır birini sevmeye. Başka birinin güven dolu uvuçlarına dokunmaya herkes muhtaçtır ve herkes özlenmeyi ister özlemeyi de. Sarılırsın “dur yapma der’ken bile daha sıkı sarıl der aslında. Saatlerce konuştuk, saatlerce sustuk, saatlerce birbirimizden ısrarla sakladığımız dipnotlarımız oldu. Zaman zaman eşgâlim bilinsin diye parmak izlerimi bıraktım kelimelerimin içinde. Bir ara başımı çevirip baktım, baktığımı görmesi umurumda değildi. Ayaklarını altına almış dizleri göğsünde kıskıvrak yakalanmış gibi, elleri yüzlerindeydi ve tv izliyordu oysa o anda tv ne olduğunu görmediğine yemin edebilirim… “Bir adam için en büyük tehlike sevdiği kadın tarafından incitilmektir, sen adamı incitirsin” dediğdim de hiç itiraz etmedi. İkimizde biliyorduk bunu ve öyleydi. Sonra “eğer bir gün sana birisi seni özlediğini söylerse, aslında 18 aydır özlüyordur da söyleyememiştir” dedim. Bu tanımlama biraz ağar kaçmıştı düşündü ve sonra güldü. Antik yunan heykellerinin cana gelmiş haliydi onun yüzü bunu seviyordum, bağıra çağırıra türkü söyler gibi konuşan kadınları ben hiç sevmedim ki. Yüzündeki o sükunet ve ciddiyet fakat arada bir gülümsemesi o kadar güzeldi ki, o anda dünya donup kalsa ve bütün canlılar kıpırtısız ve elimi uzatıp yüzüne dokunsam ama hissetmese, bunu sadece ben hissetsem ve hayatım boyunca taşısam avucumun içinde fakat mümkün değildi. Evden çıktığımızda yanımızda karnı burnunda olan arkadaşta vardı, yürüdük durağa kadar, elini uzattı yavaşça tutum “görüşmek dileğiyle” ama bir daha hiç görüşmedik. Ertesi gün gözümü bir dakika olsun ayıramadığım telefonum ölmüştü sanki. Çalışıp çalışmadığını anlamak için alakasız mesajlar gönderiyordum yeğenlerime her defasında da çalıyordu. Fakat ondan hiç ses çıkmadı. Ertesi gün içinde bulunduğumuz mevsime aykırı soğuk bir vedayla ayrıldım oradan. Artık o 60 km daha uzaktaydı ve ben umutsuzca “Murat gitme” diyen bir mesaj bekledim. Gelseydi beklide sevinçten ölürdüm ama gelmedi. Ondan 60 km uzakta iki gün daha yaşamak. Ertesi gün 450 km daha uzak bir yereydi yolculuk… -Yalnızlık Allah’a mahsus derler ya, peki soruyorum ben neyim?
Saat 02.58
Murat Demirci
Sana dair 5Son iki yıl boyunca sohbetlerimin yazılarımın aralarına sıkıştırmış olduğum şu Allah’ın cezası orta yaş sendrumu nasıl olurda tedavi edilebilir diye düşündüğüm de, hiçbir çözüm üretemiyordum. Sonunda buldum beni rahatsız eden yaşım değilmiş, yaşımın gerektirdiği yerde ve olanaklarda olamayışımın bilincinde olmanın kahreden sancılarını çekiyormuşum. Düşünüyorum da, mesela ODTÜ bi Doç olsaydım, günde 3 saat ders, bilmem hangi sivil toplum kuruluşunun düzenlediği bir panelde İnsan hakları ve Avrupa birliği konulu bir söyleşide 2 saat zırvalayabilseymişim, sonra geri kalan 19 saatimi senin yanında ve her elimi uzattığımda dokuna bileceğim kadar yakınım olsaymışın, 39 yaşımı bırak bir kenara, 45 olsam bile umurumda bile olmazmış. Vallada billada olmazmış. Düşünmek çok tatlı bir şey, her zaman uğrak yerimiz olan bir restoranımız olsaydı mesela, sonra her defasında aşırı derecede yalaka bir şef garson tarafından karşılanmak, her zaman yediğimiz zıkkımın kökü şeyleri ilk defa sunuyormuş gibi coşkuyla anlatması, sonra senin çatalı salataya bandırıp ağzına götürürken dudaklarınla dilin kesiştiği anlık bir baş dönmesi ve tepeden tırnağa ürperten buluşmayı seyretmek. Dirseklerini masaya dayamışsın parmakların birbirine kenetlenmiş bana bakıyorsun, kırk beş yaşında ama asla göbekli değil, saçlarımda kırlaşmış, göz çevremde aklı başında bir adam intibası uyandıran halkalar, hatta ne kadar rakı içersem içeyim, hiç sarhoş olmuyormuşum. Senin yanında her zaman ayaklarımın üstünde ve sürekli çözüm üreten birisi olmak… Oysa ben bir kadın düşündüğümde, çoğunlukla gök gürültünden korkan, durmanda mızmızlanan, annesine aşırı düşkün ve olabildiğince canımı sıkan bir kadın düşünmüştüm, sonra bir akşam ansızın o muhteşem bombayı patlatan kadın “hamileyim” … Seni düşürken gök gürlemesinden korktuğun aklıma gelmiyor, seni düşürken her an aklımı başımdan alabilecek güçte ve ne derse yaptırabilecek Allah’ın cezası bir tutkudan başka bir şey düşünemiyorum. Senin muhtemel bir akşam yemeğinde “hamileyim” demende muhteşem olurdu, fakat ben seni karnı burnu da hareketleri son derce sınırlanmış, oturup kalkarken etfayiye yardımı gereksinimleri olan birisi olarak göremiyorum. Beş yaşında bir kız çocuğunu kreşe götürürken düşündüğümde sorun yok, anne kız müthiş bir ikilisiniz gözlerim dolu dolu izleyebiliyorum bu muhteşem manzarayı. Ben hiç denenmemiş, daha önce hiç kimsenin tadına varamadığı bir şey yaşıyorum, her an “biriyle tanıştım, çok hoş bir adam” cümlelerine maruz kalacağımı bilerek yaşamak, sonra gecenin bir vakti seni düşünüp, şu anda onun yanında hatta sarılmış, başını adamın göğsüne koymuş, öküz herif saçlarını okşuyor kızın demek gibi, muhtemel sonuçlara gebe günleri bilerek seni düşünmek, rus ruleti dedikleri şey bumu acaba? Hani sonunda toplu tabancada namlunun ağzına gelen kurşun, senin bu cümleleri söylediğin günün tasvirimi? Yok be bu kadar acınacak halde olmam. 45 yaşında olsam ve sözünü ettiğim koşularda bir adam, yani böyle bir adamken, çubuk makarna yerken bile sosunu çeneme bulaştırmaktan utanmazdım. Allah kahretsin şu anki adam yani 39 yaşında ve hiçbir sivil toplumcunun ağzı açık avanak avanak dinlediği birisi olmadığım halimle, karşında çay içerken bile rahat değilim, lanet olasıca sürekli genzime sıçrıyor. Çok az zamanlarda bütün şartların eşit olduğu ve kendi kütlemden asla rahatsızlık duymadığım anlarım, en çıplak anlarımızda ve bütün edepsizliğimle ayaklarını öperken oluyor… Çok fena hızlı bir hayat sürmeyi özlüyorum seni düşündüğüm anlarda, mesela bir piyes yazmak, haftada bir iki şiir çıkmalı, sonra efendime söyleyim, sırf muhtemel Allah’ın yaratığı birisiyim diye, tüm hayatım boyunca Allah’a yalvararak ona taparak ve ibadet ederek yaşamak zorunda olmadığımı haykırmak, birilerin ölüm listesinde yer almak. Yalvarmak ne kadar incitici bir şey değil mi? düşünsene sevgiliye yalvar, anneye babaya yalvar, müdüre, patrona, tamam anladık yeri ve zaruret halinde birilerine eğilip bükülüyoruz diyelim, el insaf yahu, ibadetin bile özünde Allah’a yalakalık olması ne vahim bir şey, iki dizin üstüne gelip, boynun omzuna yatık ( Fettullah Gülen fügürünü düşün) yalvarmak, bu nasıl bir Allah ve kul diyaloğu ki, şöyle bir masa başında ibadet ediyor olmakta fena olamazmıydı, yoksa kuranın yazıldığı yılarda masa henüz icat edilmemiş olabilir mi? Masa başındasın ve birer kadeh rakı var önünüzde, “tanrım buz istermisin” demek, kavundan bir parça alırken “Onun olmadığı anlarım çok berbat be tanrım, onsuz gecen her saniyem ziyan gibi geliyor bana ve onun yanımda olmadı anları dondurmak istiyorum ve onsuz gecen anlarımı, yanıma geldiğinde çözülüp sıfırdan yaşamak.
-Çok kişisel şeyler yazıyorum. Kendimi durdurmalıyım…
27.06.2008 saat 22,00 Sana dair 4Ben ne zaman onu görsem birden bire yaşım 16 ve birden bire 16 yaşımın bütün beceriksizliği, şapşallığı, heyecanı ve imkansızlığıyla yüz yüze geliyorum. Ben ne zaman onu görsem ergenliğim elime yüzüme bulaşıyor, içinden çıkılmazlarım biriktikçe birikiyor beynimde. Hayatın içinde sürekli bir arayışsa yaşamak ve bütün derdin kederin onu bulmak, onu kazanmak, onu yaşamaksa (ki öyle olduğunu sanıyorum) o onu bulmakla da her şeyin bitmediğinin belgesi gibidir hayatımda. O benim Gidilebilecek en ücra yerim, ondan öte hiçbir merakım ve ulaşmak istediğim hiçbir iklim olmadığını bildiğim halde, hatta kapısınn önüne kadar gelmişken bile, her defasında arkamı dönüp kendimden kaçtığım, o benim hayatımda hiçbir zaman dolu dolu yaşadığım ve cehennemin dibine gittiğimde arkamdan hazırlanması muhtemel olası belgesellerimde başvurulması gereken en değerli kaynak olduğu halde ve hiç kimse beni onunla anma becerisini gösteremeyecek. O benim 78 yaşımın tansiyonlu, şekerli, kalp yetmezliği içinde kaleme alınması gereken en önemli anılarımın hiç dokunamadığım, öpmediğim sımsıkı sarılamadığım düşlerimden sarsılarak uyandığım ulaşılmazım… O benim hayatımın dışında olmasına rağmen hayatı bana önemseten mükemmel, asil ve asla daha fazlasını yaşamamam gereken birisi olarak kalacak. Bundan şikayet etmiyorum, O orada kaldığın sürece ve ben onu her her gördüğümde büyük bir içtenlikle ve coşkuyla sımsıkı sarılmadığım için de özel. O daha fazlası hayal edildiğinde kendisini kaleme alan yaratıcını zehirleyip öldürecek kadar zalim, tehlikeli birisidir…
26.06.2008 Saat 13.00 Murat Demirci Sana dair 3
İnsanın çağlar boyunca hiç bu denli bahtsız olmadığı bir yüzyıl içinde yaşıyor olmak ve o yüzyılın içinde kendini ifade biçimi olarak yazı seçmiş olması, cehennemin dibinde hiç kimsenin bilmediği bir tapınağa kendini kapatmasından farksızdır. Bunu en iyi yazıyı seçenler bilir en çokta onlar acı çeker. Yinede asla pişman değildirler. Onlar çoğunlukla sıcacık sevgili elerinden mahrum bütün duygularını beyaz kağıtları donatarak yaşarlar ve onun için yalnızdırlar. İnsan başından beri büyük bir eksikliktir, doğduğunda da eskitir otuzunda da öyle, insan ancak birini sevdiğinde tamamlanır. Birini sevmenin ön koşulu yoktur, aşk tüzük tanımaz. En imkansız olanı sevmektir birazda. Hiçbir zaman hiçbir beklentisine hayır diyemeyecek olmanın müthiş tadı. Götüremeyeceğin hiçbir yer yoktur, bütün dalgınlıklarında keşfedilmemiş koylarda çıplak ayaklarınla kumlarda yürürsün. Hiçbir sebeple hiçbir gün “canın cehenneme” denmez sana. Hiçbir doğum gününü unuttuğun için cezalandırılmazsın. Sofranızda hep onun sevdiği yemekler vardır. “Ondan bana yar olmaz” fikriyle sevememek sevmeyi asla bilmemektir. Hiçbir zaman yarimiz olsun diyerek başladığımız sevmelerde papatyalardan kurdeleler yapamayız. Saçarlı hep öyle ipek gibi rüzgarda savrulduğu zaman yüzünün yarsı saç telleriyle örtülü olmaz. Birlikte olmak pasaklılıktır kimi zaman ve aynı evin içinde yaşamak intiharın ta kendisi. Hangimiz sevdiğimiz adamı yada kızı isal olmuş düşündük ve “ah meleğim ne kadar tatlısın isalken” dedik. Grip olduğunda “bayılıyorum şu senin sümüklü burnuna dur kız öpeceğim” odlumu hiç. Aşk hiçbir zaman elini tutamamaktır, hiçbir zaman sarılamamak ona. Bunu yazarken tüylerim ürperiyor kendimden nefret ediyorum ve mümkün olsa kendime kafa atarım. Korkunç bir şey bu ve ne yazık ki çok gerçek. En bitimsiz aşk gelinlik provasına giderken yolda ölen kıza duyulan aşktır, hayatın boyunca bitmez. Çağlar boyunca insan hiç bu denli vahşi ve acımasız olmamıştı, büyük bir mutlulukla ve bin bir bahaneyle buluşmaya ikna ettiğiniz ve yüreğinizdeki seralardan yetiştirip doğada hiç olmamış çiçekleri ayaklarına serdiğiniz bir kız, bütün cümleleriniz bittiğinde suratınıza tükürür gibi bakabilir ve bu sizi sevmediğinden değil, çünkü sizi sevmeye hiç kafa yormamıştır bile. Satın alınan hiç bir şey değerli değildir, büyük çabalarla bin bir güçlükle aldığınız bir villanın o güzelim bahçesi 1 yıl sonra alalade bir şeydir artık. Çok bilinen ve bir şekilde kendini birilerine anlatma olanağı bulmuş ünlü bir şairi sevmek kolaydır ve kepazelik. Siz hiç kimsenin o yönünü hiç bilmediği kendi şairinizi bulup çıkarta bildiniz mi hiç? Kasabanın ileri gelenlerinden Abdu ağanın züppesine vurulmak dümbüklüktür. Siz ağlarken yüzünüzü avuçları arasına alıp ıslak gözlerinizden öpmeyi bilebilendir aşık olunacak adam. Tüm hayatı boyunca her şeyi her istediğinde olmuş bir hıyartodan hiç kimseye hayır gelmez. O sanır ki sizde daha önce sahip olduklarından herhangi birisisiniz. 30 saniyede söyleyebileceği bir şeyi söyleyip söylememsini 3 yıl boyunca düşünen adam çok değerlidir. “Tanrım ya hayır derse ”yi iliklerine kadar hissedip kendi kabusunu yaşamamış birisi size sarılmış olmanın mucizevi yanlarını bilmez. Allah’ın cezası bir akşam yemeğinde gözlerimizin içine bakarak “galiba bir bebeğimiz olacak” cümlesini duymayı kaçımız hak ediyoruzdur acaba. Bu cümledir bütün yer küreyi dibinden sarsar ve yeni bir dünya kurulur önünüzde. Artık hiçbir medeni kanun ayıramaz sizi ve sen eğer adamsan, yani babalık unvanıyla onura edilmiş, taçlandırılmış o müthiş kahraman sensen. Hiçbir öteki kadın seni baştan çıkaramaz ki karın Aysel Gürel bile olsa tapar-sın (tapmalısın) İnsanlık tarihi boyunca hiçbir zaman aşk bu kadar ele yüze bulaştırılmamıştı. Aşkı elimize yüzümüze bulaştırdık ve hiç yakışmadı. Dillere destan kepazelikler oldu aşk. Büyük bir itinayla giyinip kuşanıp o günü bizimle geçirmeye gelen konuklara rüsva olduk. Aşk arık çok uluslu oldu, aşk artık küresel, hiçbir kız artık biz olmasak yaşayamaz değil. Eleri avuçlarımızdan sabun gibi kayıp gitmeye gönüllü parmakları okşuyoruz. Allah kahretsin bu yazı tam bir terk edilmiş adamın otopsi raporu gibi oldu. Hayır hiç terk edilmedim ben, hiç sevgilimde olmadı. Demdim ansını satayım, onu sevdiğimi hiçbirisi bilmedi, yada öğrendiğinde ancak fosilleriyle yüzleşe bildi bu sevdanın. İfade biçimi yazı olan adamların yalnızlıktır kızının anası ve onların yastığından hep çok uzak sevgili sesleri yankılanır kulaklarına… merhaba yalnızlığım benim içimin karası, gel hadi sarıl bana…
20.10.2007 Cumartesi Saat 18.24 Ankara
Murat Demirci Sana dair 2Cancazım Kuzeykutbu gibisin be gidilmesi kalınması imkansız ve bir o kadarda kendine çeken. Bu yüz yıl hiç kimseye yetmez sana ulaşmak için, sen orda bütün gizemin ve mucizelerinle bütün bilenlerini hasretten çatlatarak varlığını sürdürmeye devam edeceksin. Sen bir çokları için uzak bir yıldızsın, teleskopla bakıldığında bile her zaman görünmeyen fakat orda olduğunu bilincinde olmak güzel. Beklide kim bilir bu kadar uzak ve bu kadar erişilmez olman kimileri için güven. başka türlü gazabından kurtulmak imkansız olurdu. Seninle ilgili ahkam kesmek dünyanın en zor işi, çünkü bu güne kadar hiç kimsede bu kadar çok bilinmez denklemi bir arada görmedim. Çözmeye çalıştıkca dolaştırıyorsun insanı ve az bunalıma girmedim Allah razı olsun senden :) Benim ülkemde az sayıda isyankar ve olabildiğince militan, parmakla gösterilecek kadar azsın sen. seninle ilgili kendimle yaptığım bütün söyleşilerimde, kaderine razı ve şükürcü öteki kadınlara sığınarak dinlendiğimi gördüm hep. insan sende çok hırpalanıyor, öyle yorucu öyle içinden çıkılmazsın ki, seni düşünürken bir kıyıda ölü bulunmak tehlikesi bile var. bütün bu çekinceler ve gerilim inan kötü değil, iyi ki böylesin ve iyi ki çok çabuk kavradık bu yönünü. başka türlüsü çok çabuk kaybolmayı gerektirirdi. Bir şeyden çok eminim, bir gün mutlaka hiç olmadık ve umulmadık bir yerde görmek seni, fakat senin yapmayı hep düşündüğün sonunda gerçekleştirmiş olduğun bir şeyin başında, çünkü hiç bir şey senden kurtulamaz. eğer kafaya koymuşsan mutlaka başarırsın sen. Seni tanımış olmak yada tanımaya çalışmak büyük ayrıcalık …
Sana dair 1Yatıya misafirliğe gelindiğinde bile her an gitmek zorunda kalınır yanların oldu hep. Kimseler bilmiyordu orada olduğunu bir tek bilen vardı ve her önüne gelene o orda diyordu “gördüm” kimseyi inandıramıyor sürekli arıyor sürekli bulup bulup kaybediyordu. Hiçbir zaman 45 dakikacık olsun barışık olunmuyordu seninle, birazcık öfke serpiştiriyordun az kızarmış sinirlerin üstüne, hasretle sarılma gereksinimleri oluşturuyordun kimi zaman fakat her dokunulduğunda yanık izleri kalıyordu kollarımızda. Günde onlarca defa vazgeçilmen gerekiyordu ve vazgeçiyordum ben. Tasımı tarağımı toplayıp uzaklaştıkça yakınlaşıyordum sana. Gitmek istedikçe kalıyordum. Kaldıkça yoruluyordum. Saçların elime yüzüme dolanıyor düşüyordum yuvarlanıyordum, dizlerim kanıyordu gülüyordun. Belki bakırdan yanlarlın vardı ondandı bu kadar sık zehirlenmem. Biraz sabırlı olsam bir şeyler bulacağım fikrine kapılmaktan usandığım anlarlımda amuda kalkıp dinleniyordum bozkırlarında. Manyak bir arkeologdum artık, sende senden kalıntılar bulabileceğim diye çırpındıkça bataklığımda öldürüldüğümü görüyordum. Belki şöyle bir yüzyılım olsaydı önümde ve yüz yıl kazıyabilsem tırnaklarımla toprağını kim bilir beklide… Sen çok hızlı yaşlandırıyordun insanı ve yaşlanmaktan nefret ediyordum ben. Seni merak etmeden yaşamak her gecen güçleşiyordu “şu anda nerede ne yapıyor”lar dolduruyordum torbama, bunu bilmemek çileden çıkarsa da beni, seninle bir uğraşa dönüyordun insanda.. En iyisi senden önce ölmemekti beklide, hiç olmasa bir hafta olsun senden fazla yaşamak ve yaşadığın alanı kendime güvenli bölge sanıp, hiç kimseyi sokmadan çembere aldığım alanı, senden bir şeylere rastlamak umuduyla aramak. Issız bir şatoda gıcırdayan bir kapıydın sen, gözümü kırpmadan baktığım, korkudan dizlerimin bağı çözülen sen… Birisi çıkıp ta seninle nasıl çay içilir anlatsa inanmam biliyorum, sen daha çay bardağında şeker erimeden öldürürsün insanı ve hiçbir görgü tanığı bırakmazsın ortada. Adlitpcıları çıldırtan sen, işlediğin bütün cinayetlerin delil yetersizliğiyle tozlu raflara terk edilirken, elerinde ölmeye koşanlardan olduğumu bilmek donduruyordu beni. Yaşamaya bu kadar meraklıyken nedendi bu? Beklide bir gezegendin sen ve henüz sana gelmek mümkün değil… Antoloji Tanıtım yazısıBenim için işin en zor kısmıdır işte burası. Genelde bu bölüme insanlar bir düzine eğitim hayatı yazarlar, bilmem nerede ilk, Orta, Lise, Yüksekokul, Mastır, Doktora… Bilmem ne bilim dergisinde yayınlanmış bilmem şu kadar makale… ESERLERİ enim en güzel eserlerim uzaktan sevmelerimdir, bütün uzaktan sevdiğim kadınlarım, size sonsuz mutluluklar dilerim, size sağlık, her defasında beni yeni baştan doğurdu sizin sevdanız, çoğunuz bilmediniz bile, hoş bilsenizde birşey değişmezdi ya. Beni merak etmeyin sakın, etmiyorsunuzdur ya, iyim be vallada billada iyi ve bildiğiniz gibi, yada bilmedğiniz gibi.
|
|
|