Murat's profileMurat DemirciPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    April 28

    CHP DE DENİZ BAYKAL TÜMÖRÜ

    CAJA18XR
     
     

    CHP DE DENİZ BAYKAL TÜMÖRÜ

     

                Kendi sesinden başka hiçbir sese tahammülü olmayan biri ancak bizim ülkemizde Sosyal Demokrat bir partiye liderlik edebilirdi öylede oldu. 2007 Genel seçimlerine giderken can havliyle kıyıda köşede kalmış ne kadar Liberal Demokrat varsa bünyesine çekmeye çalışan, + bir oy ümidiyle akla hayale gelmeyen kişileri partiye çekmeye gayret eden Deniz bey ki Aydın Doğan izin verse GP meclise sokacaktı, Kurultay salonunda şöyle sesleniyordu!

                -Ben bu partiye on milyon oy kazandırırım diyorlar, peki o zaman hadi git kur bir parti al boyunun ölçüsünü…

                Peki birde şöyle bakalım, Deniz bey ayrı bir parti kursa onun boyunun ölçüsü ne olurdu? Bu günki haliyle %20 oyla varlığını sürdüren CHP gerçekte bu oyları Deniz beyin yüzü suyu hürmetine mi aldı, yoksa asla sağ bir partiye oy vermek istemeyen kemikleşmiş bir kitleden mi? Birilerinin bunu Deniz beye hatırlatması gerekir CHP başına Fener Bahçenin teknik direktörünü bile koysan alacağı oy % 20 dir. Kürsüde hatip kendisi olduğu sürece her şey Sosyal Demokrat, her şey güllük gülüstanlık sanan Deniz bey, geçekte kendisi gibi düşünmeyen herkesi askeri darbe mahkemesi kıvamındaki disiplin kurullarında yargılayıp partiden uzaklaştırdı. Şimdi Genel merkez ve parti meclisi hep bir ağızdan “Deniz Baykal çok yaşa” cümlesi dışında hiçbir teori geliştirmeden Baykal’ın küçücük saltanatını yaşatmaya çalışıyorlar. Fikri Sağlar ve o safta yer alan kişileri parti içinde eritip yok eden Deniz bey, hiç utanıp arlanmadan Yaşar Okuyan’ı CHP rozeti takarak Türk soluna taktim etti. Yaşar Okuyan hafife alınacak, küçümsenecek birisi değil, fakat bu güne kadar olduğu yerde kaldığı sürece bir anlamı vardır. Deniz bey için Yaşar Okuyan ve Lütfullah Kayalar gibi yeni üyeler sadece bir açıdan çok kıymetliydi, bu kişilerin asla CHP genel başkanlığına aday olma ihtimalleri yoktu. Böyle bir olasılığın olmaması Deniz bey için yeterli kriterdi. Deniz Baykal bilse ki Olcay hanım genel başkanlığa gözünü dikti, bir saniye bile düşünmez boşar.

                Bu kadar tahammülsüz ve bu kadar şak şakçı meraklısı bir adam olacağını hiç kimse tahmin etmiyordu, en azından doksanlı yıllara doğru bütün enerjisi ve dinamizmiyle Erdal İnönü’ye karşı mücadele ederken müthiş hayranlık duyuyorduk. Deniz beyi bayrak gibi dalgalandırdığım o ergenlik dönemlerimden utanıyorum.

                Genel Başkan adaylığı için tüzüğe koyduğu 250 delege imzası meselesine bir bakalım. Bu kurultayda gerekli imza toplanamadığı için dolayısıyla tek aday kaldı. Hadi diyelim bunu bu kadar zorlaştırmayıp, adaylığı kolaylaştırsa ne olurdu? Şöyle bir güzellikle karşılaşırdık, 3 farklı kişi daha kürsüye çıkar, farklı tezler ortaya koyardı. Oylamaya geçilir Deniz beyin kurşun askerleri yine görevini yapardı. Kendisi gibi düşünmeyen insanları bir saat olsun dinlemeye tahammülü olmayan bir adamadan Sosyal Demokrat olur mu yahu. Bırakın Sosyal tarafını DEMOKRAT OLURMU?

                Nasıl bu kadar Hükümdarlık meraklısı olursun yahu, nasıl olurda “sadece beni alkışlayın” dersin. Nato Valisi Hikmet Çetin’den mi korkuyorsun? Şişli Belediye başkanı seni bu kadar çokmu ürkütüyor?

               

     

                Deniz bey siz Genel Başkanı olduğunuz sürece CHP oy verirsem “Anam Avradım olsun ama aşk olsun size Deniz bey Aşk olsun”

     

                                                                                                     

     

    *kırmızı yazılı bölüm Can Yücel Şiirinden alıntıdır…

     

               

                                                                 Murat Demirci

     

     

     
    April 25

    Ağızdan çıkanı kulağın duyması

     

                                                                                                 

    images

     

     

     

    AĞIZDAN ÇIKANI KULAĞIN DUYMASI

     

     

                Yer yüzünde hiç kimse her hangi bir konuda günde iki ayrı şehirde ikişer saat elinde mikrofon avazı çıktığı kadar bağıra çağıra konuşsun ve saçmalamasın. Bu mümkün değil. Kaldı ki insanın beynin yüzde kaçını kullanabildiği bilimsel olarak açıklandığı da malumumuz.

                Ben artık haber bülteni izlemiyorum, çünkü Sayın Başbakanın (Umarım burada Sayın demek Başbakana bir saygınlık kazandırmıyordur çünkü halk etmiyor) sesini duymaktan bıktım. Sadece sesini duymaktan değil, saçmalamasından da sıkıldım. Düşün ki Başbakansınız, söylediğiniz her söz ertesi gün ki gazetelere manşet oluyor, haber bültenlerinde yer alıyor, oda yetmiyor ekonomiyi etkiliyor, çalışma hayatını etkiliyor, dış ilişkilerinizi etkiliyor. Böyle olduğu halde, bunu bile bile nasıl olurda durmadan işkembeden sallarsın inanılır gibi değil. Bu konumda bir kişinin kullandığı her cümle on yıl sonra bile kimi söyleşilerde atıfta bulunulacak kadar değerli ve yararlı olmalıdır. Nihayetinde siz her şeyi çok iyi bildiğiniz için ve yaşadığınız ülkenin en büyük dehası olduğunuz için Başbakan değilsiniz. Oturduğunuz yer bilen insanları daha rahat görüp, onları dinleyip toplamından bir çok doğruyu bir araya getirerek, bunun sözcülüğü yapmanıza fırsat tanıyor. Fakat bizim Başbakanımız bunun tam tersi düşüncede, nerde ve nasıl olursa olsun, önüne konulan her kürsüden avazı çıktığı kadar bağırıyor. Tabi ki virgüller arası kopan alkış kıyamette başka bir alem, onlar alkışlanmaya programlanmış halihazırda bir kitle, Başbakan nere giderse gitsin, ondan bir saat önce orada yerini alıp, söylediği her şeyi alkışlıyorlar. Bunların içinde hiçbir babayiğit yoktur ki “Sayın Başbakanım diliniz sürçtü lütfen şunu düzletin mahcup oluruz” diye bilsin.

                Çok konuşan değil çok dinleyen birisi olmadığı sürece bu ülkeye hiçbir zaman yararın dokunmaz. Aynı gün Jinekoloji kongresine katılıp 2 saat konuşuyorsun, öğlende sonra Toprak mahsulleri sempozyumunda yine 2 saat döktürüyorsun. Hem de kime, bir salon dolusu ziraat mühendisine ders veriyorsun, bir salon dolusu jinekoloji bilimine kafa yormuş insanlara ders veriyorsun. Yahu niye konuşuyorsun? Konun uzmanlarını dinlesene. Hayır böyle olmuyor, birde utanç verici başka bir şey daha var, bu tür toplantılar Başbakanın açış konuşmasıyla başlıyor, başbakan konuşması bitince salondan ayrılıyor.

                Akıllı bir adam böyle bir hata yapmaz. Eğer bir gün bir yerde konuşacaksan, konuyla ilgili ön çalışması yapmak zorundasın, yaptırmak zorundasın. 10 tane konun uzmanı kişiyi toplarsın bir araya “bana bununla ilgili bir rapor hazırlayın” dersin. Onlar çalışmasını yapar önüne gelen bilimsel metine kendi katkılarını da koyar çıkar okursun. Gittiğin her yerde konuşmak zorunda değilsin, salonda bulunanları selamla geç otur yerine ve konuşulanları dinle, bunun müthiş yararını göreceksin. Fakat asla böyle olmaz olmuyor da. Gün geçmeye bir başka çam deviriyor, e nede olsa işkembeden sallıyor. Halihazırda şakşakcılarıda var zaten.

                Oğlunu askere gönderen her aile terhis olup eve gelene kadar yüreği ağzında bekliyor bu ülkede. Benzer başka ülkeler yoktur Ortadoğu ülkelerini saymazsak. Böyle bir ülkede Başbakanlık yapıp “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demek, o kişin intihar etmensi bile gerektirir. Karsının yüzüne bakamaz utancından. Hiçbir şey olmadı anasını satayım. Bir çiftçinin anasına sövdü güpegündüz kameralar önünde ve Allah’ın hikmeti ertesi gün haber bültenlerinde çiftçinin üzür dilediği yayınlandı. O adam neden özür diledi ve hangi koşularda bunu bir araştırmak lazım. 1 Mayıs sürecinde “ayaklar baş mı olacak” demesi de tam bir trajedi. Kaldı ki burada yanlış bir şey yok, ayaklar baş olur buda gayet doğal, her şeyden önce aynaya bakarsan görürsün daha önce ayak olduğunu.

                Çok talihsiz bir süreçten geçiyoruz, her gün hiç sevmediğimiz bir ses ve damarımıza basarak her gün iki ayrı şehirde ikişer saat saçmalıyor ve bu saçmalıklar akşam haber bültenlerine, ertesi gün gazetelere yansıyarak damarımızı daha da işlevsiz hale getirmeye devam ediyor. Bir kişin söylediklerine katılmaya bilirisiniz, belkide aynı siyasal çizgide olmadığınızdan batıyordur, fakat hiç olmazsa bu konuşmalarda biraz mizah, biraz nükte vardır ve dinlemekten sıkılmazsınız. Sayın Başbakanımızda bunların hiç biri olamadı o kadar açık ki, torunu bile korkuyordur karşılaştıklarında…

     

                                                                                               Murat Demirci  

     
     
    April 20

    Çocukluğuma iniyorum izninizle :)

    ÇOCUKLUĞUMA İNİYORUM İZNİNİZLE…

     

     

                O zamanlar 1.65 lik ağbiler vardı  ve peryodik olarak İstanbul’a gider beş altı ay çalışır dönerlerdi. Bu geri dönüşler ne hikmetse kısmetlerinin dorukta olduğu dönemler olur, mutlaka bir kız kaçırırlardı yada bir nişan.  Geldikleri ilk hafta hayatlarının en güzel haftası olur çünkü evinde bile misafir kontejanın a olduğundan, hiç kimsenin bir beklentisi olmaz, bu canımın içi abiler kafalarına göre takılırdı. Köy meydanında en sık görülen abi bilin ki İstanbul’dan en son dönen abiydi. Köy meydanının büyüsü çok farklıydı, öyle ki romanlara konu olacak kadar içerikli ve orada vakit geçirenler için en sosyal zaman dilimleriydi. Meydanın ilerisinede yer alan köy çeşmesi onların kalbin attığı yerdi, çünkü o çeşmeye günün her saati ablalar gelir giderdi kollarında kalaylı su helkeleriyle.

                Karşı sokaktan çıkıp kolunda helkeleriyle görünen ablalar kendinden emin ve hiçbir şeyi umursamaz bir kendine güvenle yürürlerdi çeşmeye doğru. ağabeyler bir anda pür dikkat aynı noktaya kilitlenirdi, o derce öylesine ki, yürekleri abların ayaklarının altında atıyor azcık sert bassa geberip gidecekler oracıkta. Ben çocuktum bu doğaçlama aşk oyununu izlemeye bayılıyorum, günün her saati orda olmak için çıldırasıya bir özlem var içimde. Annemin askeri dönem baskılarına maruz kalmış bir hayatın içinde ne kadar kaça bilirsem kaçıyordum köy meydanına. İstanbul’dan en son gelmiş ağabeylere takılıyordum, daha doğrusu onlar benim farkımda bile değildi, ayakların altında dolanıp duruyordum. Kendi aralarındaki konuşmalar ve suya giden ablalara ithafen kurulan cümlelerden bir şeyler edinmeye çalıyordum. Fakat yolunda gitmeyen bir şey vardı, bu adil bir alışveriş değildi, ağabeyler bu kadar heyecanlı ve yürekleri ağızlarındayken, ablalar nasıl oluyor da bu kadar kayıtsız, bu kadar adamsende’ydiler. Bunu anlamaya çalıyor işin içinden çıkamıyordum.

                Bu abiler ablalar için bu kadar deli divaneyken, ablaların kayıtsızlığına bir anlam yüklemeye çalıyor beceremiyordum. Sonunda benim teşhisim benim bütün hayatımı felç edecek vahim bir sonuç doğurdu. “Kadınlar biz erkekler olmadan da yaşayabilirler” Bu tespit yüzündendir hiçbir zaman aşık olduğum bir kıza gidip “hanımefendicim eğer sizde uygun görürseniz desti izdivacınıza talibim” demedim. Sevdim, hem de deliler gibi, hem de ölesiye, hem de aklımı kaçıracak kadar çok sevdim. Fakat demedim işte. Bana göre kadınların bize ihtiyacı yoktu, çevremizde gelişen kimi sözüm ona aşklarda inandırıcı gelmiyordu, bu aşklar ve bu evlilikler “ben sensiz yaşayamam Mahmut” akabinde oluşmuyordu. Yada ben inanmıyordum. Kadınların biz erkeklere gereksinimi yok tespitimden vazgeçmem için bir dizi ikna edici çalışmalarda bulunan kadınlarda oldu, onlar ellerinden geleni yaptı fakat ben hala çocukluğumda o köy meydanında mülteci aşklar yayan 1.65 lik abilerin etkisinden kurtulamadım…

     

                                                                                                           20.04 2008 Saat 23.20